Leyleği Havada Görmek!

Ekim 1, 2009 at 16:03 (Pazar Yazıları)

Leylek

Ne zamandır blog yazmıyordum fakat, bugün Yalovadan gelirken yolda, ohe eve gitmeliyim ve hemen blog yazmalıyım diye düşündüm. Geçen hafta yine bu vakitler Leyleği havada görmüştüm ve ben ne zaman Leylek le karşılaşsam havadayken, haftası çıkmaz şehir atlarım. Bu sefer de Feribotla Yalovalarına gitmek düştü payıma.

Foto-0106

Evden botla kalın hırkalarla yola çıkarken havanın saçlarımı gevreteb,lecek kadar güneşli olacağını tahmin edemediğim belli oluyordu. Malum yolculuk kafası yanıma Kara Kitap’ı Uykusuz’u bir de Müzüklerimi almıştım. Bu üçü bana harika feribot manzarasında eşlik edeceklerdi. Feribottaki insanların deli gibi konuşma ihtiyaçları olduğunu ilk kez keşfediyordum. Nereye gitsem birileri deli gibi benle muhabbet etmek istiyordu. Turkuvaz kilotlu çoraplarım eteğim hırkam ve botlarımla kışa hazırdım eheh. Görüntüyü canlandırabiliyor musunuz? Ne zamandır yazamıyordum ki ben, içim kurumuş da yeniden yeşermiş gibi hissediyorum sabahtan beri, yolların hiç bitmeyeceği gerçeğini hep bilmeme rağmen son zamanlarda bu gerçeğin içinde yer alamamaya başladığımı düşünmüştüm. Oysa her sabah Yalova kadar yol gidiyorum işime kadar. Ama öyle düşünmüştüm. Buğün yine somut bir şekilde yol hiç bitmez dedim, Baggins’lere öykünerek.

Foto-0123

Yanımdaki Kuzey Güney bilmeden hayata devam eden amcalardan tutun da, herbşiyi gördüm öğrendim bugün. Bit pazarındaModigliani resmi satan adam bile gördüm hatta resme bakarsanız siz de görebilirsiniz. Bugün herşey çok tuhaftı. Çok yalnızım ben bunu bi daha da anladım hem de deli gibi. Bu yalnızlığın içimi kuruttuğunu da farkettim. Bu gün ben aylardan beri ilk kez ışıldadığımı hissettim. Güzellikten değil, hayattan, içimdeki hayat enerjisinden. Ohe kendimi fetibotun camlarının sönük yansımasında gördüm, parıldıyordum, ne güzel birşey ki bence, belki de yolculuk bana yaradığından olsa gerek kim bilir.

Foto-0110

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Scully gibi, Starbuck gibi kadın!

Haziran 20, 2009 at 21:15 (iyilik sağlık)

Ben İyiyim

scully

bir scully klasiğidir…kadının başına gelmeyen kalmaz..merdivenlerden yuvarlanır..azılı bir katil bunu iter filan…ama yine de yeaah im okey möldır..ben iyiyim möldır..yalancının ben..neyse.. (sassette-ekşi sözlük-#13225568)

şimdi malum bu aralar evde biraz çok oturuyorum, ordan burdan bissürü yazı okuyorum, boş durmak olur mu, “boş duran ölür” oluyor bi anda yaşama yaklaşım biçimimiz… neyse işte, lafı başlatamaya çabalıyorum sadece. her yerde internette “Starbuck gibi kadın”, “Scully gibi kadın”  tartışmaları almış yürümüş, bir yazı da ben yazıyım tam derken, ekşi sözlükteki ben iyiyim başlığı altında bu entiriyi görünce tamam dedim, illa yazılcak bişiyler bu başlığın altına =),

“Ben iyiyim” diyor ya Scully her türlü şey başına geldikten, bilmem kaç kere ölümden döndükten sonra, ya da belki kanser olduktan sonra ya da çocuğunun olamayacağını örendiği halde çocuğu olduğunda bile, i’m Ok diyor ya, ne biliyim, ya da bilmem kaç tane galakside delilercesine Viper’ıyla uçup cenk ettikten sonra Starbuck, hani o mükemmel sahnede hatırladınız mı, Apollo’nun Viper’ını kendi Viperıyla bir edip kendini riske atıp, onu ölümden kurtardığında, hiç bir şey olmamış gibi, Adama’ya ben iyiyim demişti.

4. sezonda son bölümlerden birinde, eline silahı alıp Apollo’yu öperken de demişti, yaşadığımı hissediyorum diye Starbuck, ya da 7. sezonda Scully, Mulder’ı kurtarmak umuduyla Kızıldenize gitiğinde, kan olduğunu farkedince denizin her yanının, iyiyim demişti, iyiydiler, şu hayatımda erkek olsam net şekilde aşka düşeceğim şu iki kadının her ikisi de…

starbuck1

Scully ne kadar aseksüelse bir o kadar faaliyete olmasıyla biliyorduk Starbuck’ı, izlemelere doyamıyoruz esasen ikisini de. Ben kendi adıma herşeye inanan bi insan olarak kısmen Mulder’a bakmak için izlediysem de onca sezonu, bi allahın günü gıcık olmadım asla Scully’e, ya bu kadın niye burda ne oluyor demedim, eş zamanlı ikisine de baktım…

Şimdi bu çok fena yazılmış adeta bir bilinç akışına maruz bırakılmış yazıyı toplamaya çalışacak olursam, ben öyle pek güçlü bir gadın falan sayılmam, bişiy olur ürkerim, bi ses duyar kaçarım filan, yapım bu yani, ama bazen de cesur oluveririm, mangalda kül falan bırakmam işte, bilemem yani hangisi, ama her daim ağzımdan yarım yamalak bir “ben iyiyim” sözü gark eder, bi titrek mum ışığı kıvamında dökülüverir ağzımdan ki, kendim bile inanmam iyi olduğuma düşünün ki bi başkası, ben acepa ne zaman işte bu kadınlar gibi hakkını vere vere, şanına layık bir ben iyiyim çıkartabileceğim dudaklarımın arasından diye düşünüyorum.

olivia-dunham-

Benim sanırım böyle kadınlar görmeye az da olsa ihtiyacım var, şimdi yine öyle bir kadın Olivia Dunham’a bakıyorum ara sıra Fringe dizisinde belki dikkatiniz çeker almıştır. Tüm bu kadınlarda dişiliklerinin yanında ilk bakışta ekstra bir soğukluk olmasıysa bana şaşırtıcı geliyor, madem öyle soğuklar neden izliyoruz böyle kadınları diyorum. Ama işin aslı erkeksi yanlarıyla öne çıktığı ileri sürülern bu kadınların, erkeksi değil sadece cilveli, nazlı başlığı altında kadınlarla özdeşleştirilmiş bazı davranış kalıplarının biraz dışında olduklarını düşünüyorum sadece. Bu kadınlar her zaman doğruyu söylüyor, savaştan, çatışmadan, kötü adamlardan kaçmıyorlar, hatta adeta belanın üstüne gider bir halleri var, ortaklarına ihanet etmiyorlar, hangi tarafta olduklarından oldukça eminler. Böyle kadınlara bakmayı seviyorum, böyle kadınları içeren filmleri görmekten hoşlanıyorum. Artık sizde hep cilveli, ya da femme fatale, ya da acınası, erkeğine kul köle olan, yalnız yapamayan kadınlar görmekten bıkmadınız mı?

son olarak, ben iyiyim, gerçekten, by the way i’m ok, really =))

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Coraline: Be Careful What You Wish For!

Mayıs 29, 2009 at 20:10 (sinema, spoiler)

Foto-2276

Neil Gaiman’ın aynı adlı kitabından sinemaya ilk 3 boyutlu Stop Motion Animasyon olarak uyarlanan bu yapıt hem ailecek izlenebilecek, hem de çocuk kalmış yetişkinler için güzel bir seyirlik olabilecek türden bir film. Sadece Coraline kuklasının yapımının filmdek görüntüyü vermesi adına 3-4 ay sürdüğü söyleniyor, yine hem coraline hem de annesi için binlerce yüz ifadesi ve onlarca kukla kullanılmış.

Foto-2220

Film sihirli bir dünyayla açılıyor, harika renkler ve desenler bol keseden etrafa saçılmış uçuşuyor. Biraz çok bilmiş olan Coraline kızımız, ailesiyle yeni bir eve taşınıyor, arkadaşlarını geride bıraktığı için oldukça üzgün, annesiyle babası sürekli bilgisayarda çalıştıkları için son derece mutsuz. Evde tek başına ne yapacağını bilemeyen Coraline’in en büyük eğlencesi yeni evlerinin bahçesini keşfe çıkmak.

Foto-2231

Apartmanda yaşayan diğer komşular oldukça tuhaf, Miss Spink ve Miss Forcible tiyatrodan emekli olmuş, köpeklere oldukça düşkün, kaba tabiriyle deyim yerindeyse iki adet kokana teyze, evleri sanki bir sahneymişcesine sürekli kibirle tartışan bu iki sevimli kadın Coraline’e yardım elini uzatmaktan çekinmiyorlar =)

Foto-2271Coraline’in büyük tehlike altında olduğunu düşünen bu iki sevimli ve garip karakter, ona kendini koruması için yeşil delikli bir taş veriyorlar, ve sanki bu taş herşeyi çözecekmişcesine Coraline’i evlerinden oldukça çaresiz bir hissiyatla uğurluyorlar. Delikli taşın hiç bir özelliği olmadığını düşünen Coraline evin yolunu tutuyor. Ama hikayenin sonlarına doğru bu taşın önemini hepimiz farkediyoruz.

Foto-2265

Konuşmalardan birinde ona bahçedeki kuyudan uzak durması söylendiği için hemen oraya yönelen Coraline, kendine yeni arkadaşlar edinmeye başlıyor bile, adı sadece Kedi olan bir kedi sanırım onun ilk arkadaşı, sonra da hemen arkasından Wybie ile tanışıyor. Wybie,  Coraline’lerin evinin sahibi olan büyükannesiyle beraber yaşıyor, büyükannesi wybie’nin Coraline’lerin apartmanına girmesini yasak etmiş, söylediğine göre daha önce orda kızkardeşiyle birlikte oyun oynarlarken kız kardeşi kaybolmuş ve bir daha hiç bulamamışlar, orası tehlikeliymiş.

Foto-2226

Film burdan sonra Coraline’in evde küçük bir kapı bulmasıyla ve o kapıdan rüyalarında içeri girip düğme gözlü diğer anne ve babasıyla tanışmasıyla sürüyor, diğer anne babası mükemmel yemekler yapan, Coraline’le nasıl oynanacağını bile çok sevimli insanlar.

Foto-2247

Bu diğer dünyada diğer komşular olan insanlar hala tuhaf olmakla birlikte oldukça eğlenceliler, Miss Spink ve Miss Forcible sürekli köpeklerin bulunduğu bir tiyatroda bir takım oyunlar oynarken, Mr.Bobinsky’nin sürekli bahsettiği zıplayan fareleri de oldukça eğlenceli bir gösteri gerçekleştiriyorlar.

Foto-2275

Bu tanışmadan gayet hoşnut olan Coraline için ise eğlence, ona diğer annesinin iki adet düğme hediye etmesiyle son buluyor, Coraline’in onların yanında kalabilmesi için gözlerinin yerine düğmeler dikilmeli…

Foto-2254

Kısa süren bu mutlulukları Coraline’in evine dönmesine sebep oluyor, anne ve babasını evde bulamayınca da diğer anneye karşı bir savaş başlatıyor, Kedi’nin de yardımıyla ona bir oyun teklif ediyor, Coraline kazanırsa diğer anne onları serbest bırakacak, eğer kaybederse, düğme gözlere razı olacak. Bu andan itibaren hikayemiz Coraline’in cesareti ve bazı kapıların hiç açılmaması gerektiği anafikri üzerine yoğunlaşıyor…

Foto-2244

Gelelim filmimize ve kitapla olan ilgisine, Coraline: The Secret Door kitabı Neil Gaiman’in yazarken en zorlandığı kitaplardan biri olmuş, çocuklar için oldukça eğlenceli ve fantastik gelse de yetişkinleri kokuttuğu bir gerçek, küçük kızınızın dışarda bir yerlerde sizi kurtarmak için şeytani güçlerle savaştığını düşünün ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çizimler, renkler, motifler, hemen herşey kitapla uyum içerisinde ilerliyor, sanki okuduğumuz tasvir edilen dünya bir anda gözlerimizin önüne seriliyor, solanlarda 3 Boyutlu olarak izlenebilen bu filmi inanılmaz güzellikteki Stop-Motion animasyonu kaçırmamanızı tavsiye ederim, biraz eğlenmak için harika bir fırsat, masalsı bir görsel şölen… Seslendirmeleri ünlü çocuk oyuncu Dakota Fanning ile Desperate Houswives’tan Susan Myer olarak bildiğimiz Teri Hatcher yapmış, bu ikilinin sesleri bilgisayar ortamında birbirlerine en yakın ses olarak tespit edildiği için böyle bir seçim yapılmış ufak bir bilgi.  Şimdiden iyi seyirler…

Foto-2270

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

“Aurora”s

Nisan 18, 2009 at 18:27 (earth)

Dünyanın çok az yerinde görülen Aurora olarak adlandırılan kuzey ışıkları bu sene de ilginç görüntülerle gökyüzü şöleni halinde bizlere yansıyor. “Kuzey ışıkları, geçtiğimiz ay Dünya’nın farklı yerlerinde obektiflere birbirinden ilginç görüntüler yansıttı. Aurora sırasında görülen ışıklar, Güneş’ten gelerek yaklaşık 450 km/saniye hızla ilerleyen yüksek enerjili elektronların atmosferdeki gaz molekülleriyle çarpışması sonucunda ortaya çıkıyor. Molekül yoğunluğunun santimetreküp başına birkaç atom olduğu 80-150 km arası yüksekliklerde bir atomun çarparak enerjisini aktaracağı bir diğer atoma rastlaması düşük bir olasılık olduğu için atomlar fazla enerjiyi ışık halinde yayıyor. Dünya’nın manyetik alanı nedeniyle, kuzey ışıkları ancak manyetik alanın en düşük olduğu yerlerde yani kutup bölgelerinde görülebiliyor. ” Haberi ntvmsnbc sitesinde gördüm ve resimlerden bir kaçını size aktarmak istiyorum, belki bana da, vay efendim Elif’e de görmek nasip olur diyerek de ekliyorum… daha fazlası için buyrun

0000012401Kanada Quecbec- 25 Mart

0000012404Kanada Quebec- 22 Mart

0000012413Kanada, Salluit, Nunavik-23 Mart

0000012408Grönland-13 Mart

00000124171

Alaska, Junction Deltası- 14 Mart

0000012424Alaska- 13 Mart

0000012425Grönland- 16 Mart

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Neler dinleniyor…

Nisan 16, 2009 at 21:12 (duyyyy, performans)

Ne zamandır doğru dürüst birşeyler dinlemiyordum ama son zamanlarda Hazards Of Love dinliyorum Decemberist’in son albümü, Fatih Skywalker da çok övmüştü gerçekten de güzelmiş ki, herkes dinlesin buyrun indirin, onun dışında nedense kadın vokallere takmış durumdayım, Joanna Newsom çok dinliyorum evet hem de eski albümü The Milked Eyed Mender evet, hele ki ilk şarkısı Bridges and Baloons çok güzel değil mi ya söyleyişi o sesinin kısık tınısı, çok güzel değil mi dinleyin ya bulmak dinlemek ne kolay artık…

Sonra özellikle burada bahsetmek istediğim iki şarkı var elif’ten geliyo bu iki şarkı da, o da blog yazsa da direk sizi o bloga yönlendirsem istiyorum, i rather dance than talk, kime diyorum, yazılsın o bloglar lütfen eheh =) İki şarkıdan ilki Loney, Dear diye bir kişinin olup, gerçek kişi, kurum ve kuruluşlarla bu kişinin bi ilgisi yoktur, ille ki böyle demek istedim naapcem, öyle güzel bir şarkı ki La Fever, hiç durmadan dinliyorum, hatta bu farkedilmiş Last Fm de ve durmadan dinliyorsun diye hollandalı bir adamdan bağırı aldım sayfama, çok dinliyorum evet durmadan… Şarkının sözlerini yazacaktım ama bulamıyorum, hepsini de çevirmeyi bilemiyorum, ama çok güzel keşke dinleseniz… Başka güzel bir şarkısının sözlerini yazmalıyım öleyse diye düşünüp;

I was only Going Out (Loney, Dear)

I was only going out to get some air.
I was only going out to get back in.
By the time I saw the city lights fade out,
in the backseat of your car that’s when I found

and I wish it didn’t bother me no more
All the things that made me dark for such a time
And I’d sell my heart to make it right
I could run from it, but it always catches up.

And I’m always sad, always something in the way
And I most don’t like myself or what I do
Would you listen if I told you I was wrong
Would you take it back? Will you take it back?

Yeah I used to make you songs so easily
Things have turned so different from now
Cause I’m always sad and I always turn you down
Don’t take me down, don’t take me down.
[ Loney Dear Lyrics are found on www.songlyrics.com ]

How I told you about the titans in my dreams
How the large ships that are floating next to me
And I dreamt my bed was lying in the part
And the white heart of propulsion next to me

And I used to make you songs so easily
But things have turned so different from now
Cause I’m always sad and I always turn you down
Don’t take me down, don’t take me down

I get a fever when I try to get along
And I really don’t think I’m okay
Cause I”m always sad and I always miss the boat
Don’t take it back, don’t take me down

Da na na na na na na ….

İkinci şarkım ise M.I.A’dan geliyor, ki Slumdog Millionaire filminin film müziklerinden de tanıyoruz kendisini, oldukça şahane, oldukça neşeli, onca yıldan sonra bu şarkı cep telefonuma ses oldu, Caribo Pelican Narrows’tan vazgeçtim Paper Planes için, bulun dinleyin, çokzel =)

Paper Planes (M.I.A)

I fly like paper, get high like planes
If you catch me at the border I got visas in my name
If you come around here, I make ‘em all day
I get one down in a second if you wait

Sometimes I think sitting on trains
Every stop I get to I’m clocking that game
Everyone’s a winner, we’re making our fame
Bonafide hustler making my name

All I wanna do is (BANG BANG BANG BANG!)
And (KKKAAAA CHING!)
And take your money

Pirate skulls and bones
Sticks and stones and weed and bongs
Running when we hit ‘em
Lethal poison through their system

No one on the corner has swagger like us
Hit me on my Burner prepaid wireless
We pack and deliver like UPS trucks
Already going hell just pumping that gas

All I wanna do is (BANG BANG BANG BANG!)
And (KKKAAAA CHING!)
And take your money

M.I.A.
Third world democracy
Yeah, I got more records than the K.G.B.
So, uh, no funny business

Some some some I some I murder
Some I some I let go
Some some some I some I murder
Some I some I let go

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Syberia

Nisan 15, 2009 at 17:42 (save almak)

syberiaa

2002 yılında çıkan bu fantastik Adventure oyunu, dünyada yapılagelmiş anketlerin çoğunda, en iyi adventure oyunu sıralamasında ilk ona girmekle kalmamış, genelde ilk sıraya oturmuş durumdadır. Yıllardır bulamadığımız bu oyun, Elifle benim Beşiktaş semalarında ilginç kişilerle karşılaşmamıza vesile olmuştur, öyle de Adventure sever kişileriz anlatılmaz eheh. Maus tık olan bu oyunumuzda, Kate Walker kahramanını yönetmek görevimiz. Kate Walker bir hukuk firmasında veraset üzerine çalışıyor. Bir fabrikayı satın almak isteyen bir şirketle fabrika sahibi arasında anlaşma imzalamak için Avrupa’da Valedilaine diye bi yere giden Kate Walker, gider gitmez, garip robotumsu canlılar ve bir cenazeyle karşılaşıyor. Bu ilginç gelse de Kate’e daha da ilginç olaylar henüz başlamış değil.

syberia

Kasabadaki oteli işleten adamdan örendiğimiz üzere fabrikayı bize devredecek olan Anna Wohlberg ölmüş durumda, ama onun ölü sanılan kardeşi Hans ise hala yaşıyor. Fabrikayı müşterisine devretmek için Otomatonlarla dolu bu kasabada sınırlı hareketlerle de olsa uğraşmak zorunda kalan Kate, kendine Momo ve Oscar isminde dostlar da edinir. Momo biraz gerilemiş zekada içine kapalı ama dürüst bir çocuktur. Anna ile yakın bir ilişki kurmuştur. Oscar ise ayaklarını taktığımız gayet konuşkan ve kibar bir Otomatondur.

11

Daha Otomaton ne onu anlayamadan, bambaşka durumların içine düştüğümüz anlaşılır. Pek çok işi Otomatonların yaptığı bu garip kasabada yapılcak işimiz ve kaldırmamız gereken nereye gittiğini bilmediğimiz bir tren vardır.

syberiasyberiascreen007

Ne zamandır aradığımız deli gibi oynamak istediğimiz bu oyunu en sonunda buldum ve oynamaya başladım, dönemine göre oldukça başarılı bulduğum grafiklerinin yanında, müzikler ve senaryo çok etkileyici bana soracak olursanız. Kate ilginç bir karakter, şehir hayatının alışkanlıkları kasabada pek işine yarıyor sayılmaz, hatta başı iyice karışacak gibi görünüyor.

syberia-4

Tüm bunların dışında Otomatonlar bence aşırı sevimli. Şimdilik treni kaldırdık, bakalım ilerleyen bölümlerde ne gibi gizemler çözmeye girişcez, ne gibi ilginç olaylarla karşılaşacağız. Bir yerden bulup bu The Longest Journey’le birlikte şimdiden efsaneleşmiş oyunu mutlaka oynayın 2.sini de oynayın evet Syberia II, mamutları görmeyi kim istemez ki, he evet The Longest Journey’i de hem ilk hem de ikinci oyun halinde oynamanız mümkün, 3. oyun da çıkıcak diyorlardı ama durun bakalım, henüz bir dedikodu yok, şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, ama oynadıkça yazacağım…

syberia-library

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Elm Sokağı Kabusları

Nisan 5, 2009 at 13:35 (comingsoon, sinema)

freedy11

Sinema tarihine adını korku dalında altın harflerle yazdıran efsane seri Elm Sokağında Kabus filmleri ilk olarak 1984′te Wes Craven tarafından çekilmeye başlandı. Doğum tarihime, ya da 1984′e denk gelmesini hiç bir zaman tesadüf saymadığım pek çok olay gibi bu filmin tarihi de yerli yerinde olmuş. Benim bildiğim 7 Sinema filmi halinde hayranlarıyla buluşan filmin her bölümü biz daha küçük çocuklarkene ekranlarımızdan bizlere yansıdı. Efsaneyi başlatan ilk filmin yazar ve yönetmeni Wes Craven olsada, New Nightmare’e kadar bu durum bir daha tekrar etmedi, her bölümü farklı yönetmenler yönetirken, yazarlar arasında Wes Craven hep bulundu. New Nightmare filminde ise tekrar yönetmenlik koltuğuna geçti Wes Craven.

nightmare

Bir korku filminde ne olması gerekir sorusuna aranan yanıtların pek çoğunu karşılayan seri özellikle rüya atmosferi ve efsanevi kötü karakter Freddy Kruger’ın kurbanlarını rüyalarında, yani en savunmasız hallerinde öldürmesi ise bir mit haline geldi. Önümüzde eli bıçaklı bir katilden çok daha fazlası duruyordu, espriden anlayan, kurbanları için ironik ölüm yöntemleri kullanabilen, öfke dolu, yenilmez, ölse bile mutlaka bi yolunu bulup geri gelebilecek şekilde tasarlanmış bir karakterdi Krueger.  Kıyafetleri ise o dönemden bu yana hala insanların üzerinde görübilecek şekilde ünlenmişti. Kırmızımsı ve yeşilimsi çizgili kazağı, yanık yüzü, bıçaklı eldivenli elleri ve Robert Englund’un oyunculuğuyla Freddy uzun yıllardır hepimizin hem ürktüğü hem de hayran olduğu bir karakter olmayı başardı.

freddy-krueger-freddy-vs-jason

Bu yazıyı niye yazıyorsun diye soracak olursanız, bir dönemin Şeker adamın Laneti, Merdiven Altındakiler, Geri Döndüler, Yaşayan Ölüler Cehennemi gibi filmleriyle birlikte anılan korku furyasının içinde, en sevdiğim seriyi bugüne kadar yazmamış olmam nedenlerden bir tanesiyken, öteki nedenin ntv’de gördüğüm haberi araştırmam üzerineydi. New Line Sinemanın Yüzüklerin Efendisinden sonra en çok gişe yaptığı film serisi yeni çekim bir versiyonla aramıza geri dönüyor. Film serimiz sırasıyla A Nightmare On Elm Street-Wes Craven (1984), A Nightmare on Elm Street Part 2: Freddy’s Revenge-Jack Sholder(1985), A Nightmare On Elm Street; Dream Warriors-Chuck Russell (1987), A Nightmare On Elm Street; Dream Master- Ranny Harlin(1988), A Nightmare On Elm Street; The Dream Child-Stephen Hopkins (1989), Freddy’s Dead; The Final Nightmare- Rachel Talalay (1991), A Nightmare On Elm street; New Nightmare-Wes Craven (1994). Başka iki film daha söylüyorlar ama ben bu filmleri bir de bunlara ek olarak Freddy vs. Jason (Ronny Yu-2003) filmini biliyorum (ki Freddy’nin yenilmesini hala aklım almıyor, hala kızıyorum senaryoya), tv serileri halinde de çekilmeye çalışılmış ama başarısız olmuş sanırım.

Filmlerin capslerinin bulunduğu, ayrıntılı resimlerle süslenmiş bir sayfa için   TIKLAYIN. Benim seride en sevdiğim filmler şüphesiz ilk film ile 4. film olan Dream Master’dır. 4. Filmdeki Alice karakteri mi beni çok etkilemiştir bilinmez ama, döndürüp döndürüp bu bölümü izlemişliğim vardır, onun da hemen resmini koyalım…

nightmare_on_elm_street-4

Yönetmen koltuğunda Samuel Bayer’in bulunduğu 8. film, yine çok sevdiğimiz New Line sinema tarafından çekilecek, yazarlar koltuğunda ise Wes Craven görünüyor. Hepimizin merak ettiği Freddy Krueger’i kim oynayacak sorusu ise tazecik yanıtlanmış durumda, Watchmen filmindeki aktörümüz Jackie Earle Haley. Freddy Jason’a karşı filminde benim yaşadığım fiyasko bu filmde de yaşanır mı bilinmez ama, Freddy’i şöyle günümüzün özel efektleriyle, yine rüya ortamlarında salınırken görmek bulunmaz bir kyeif olacaktır gibime geliyor benim. Yeni Krueger’ımızın ise bir resmini aşşağıda vereyim, bana gayet iyi göründü bu seçim. Heyecanla bekliyoruz, gelişmeleri aktarmaya devam edicem, ama bildikleriniz varsa paylaşmaktan çekinmeyin =)

jackie-earle-haley

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Fringe (2008)

Mart 29, 2009 at 16:35 (forensic, spoiler)

fringe-olivia

2008 yılının sonlarına doğru başlayan bu dizi serisi, ara ara kulağıma çalındı.  Lost’un yaratıcılarından J.J. Abrams’ın hemen jenerikte gözüme çarpmasının ise bir tesadüf olduğunu sanmıyorum. Posibility is everything sloganlı dizinin pilot bölümünün açılış sahnesi bir uçakta başlıyor, bu durum bize oldukça tanıdık gelse de ilerleyen bölümlerde farkediyoruz ki, biraz lost biraz da x-files karışımı dizimiz, oldukça farklı bir hikayeyi bizlere taşıyor. jenerik olrak ise x-files benzeri imgeler kullanılmış, 6 parmaklı insan eli, paranormal olaylar dizimizin temel taşları arasında.

the-fringe

Dizimiz sarışın güzel bir ajanla onun ortağı ile olan ilişkisini gözlemlememizle başlıyor. hemen ardından çalan telefonlar ikilinin uçağın düştüğü yere doğru ayrı ayrı ilerlemesiyle hız kazanıyor. Uçakta kendiliğinden zombileşen insanlar uçağın pencerelerine doğru eriyip akmışlar ve kapılar kapalı. Tüm bu garip olayları araştırmaya çalışan ekibimiz ise sarışın güzel ajanımız Olivia Dunham’ın ortağının da hatalık kapmasıyla devam ediyor. ortağını iyleştirmek için akıl hastanesinde yatan Walter Bishop’u çıkarmaya çalışan dunham, onun oğlu olan bir başka Bishop’la uğraşmak zorunda. Bu ikinci Bishop ise bizim Dawson’s Creek dizisinden tanıdığımız Joshua Jackson2un ta kendisi.

Dizi nedense benim için bu oyuncu seçimiyle biraz kırılıyor ve farklı bir görünüme bürünüyor. hem sıkıcı hem de oldukça döngüsel olaylar dizgisi ard arda sıralanıyor. her filmin başında garip ve açıklanamayan bir olay oluyor, Walter Bishop her olayda biraz deli de olsa, kendi yaptığı bir formülün benzerini yakalıyor, ve olayı çözüyor. Ölen insanların hafızalarına girmek, 6 saat boyunca mümkün, bir başka insanın rüyalarına gitmek, oldukça olası, tüm bunların dışında Massive Dinamic adlı bir ilaç filması tüm dünyayı ve garip olayları adeta yönetiyor.Olivia Dunham karizmatik bir kadın ve izlemesi zevkli, öte yandan çatlak professörümüz Walter Bishop’ta dizinin sıradanlığını bozar nitelikte eğlenceli bir adam, herşeyi görüp, bir ölünün zihnini konuşturup, 190 IQ sahibi olmak suretiyle yine de hiç bir şeye inanmayan Peter Bishop ise bizi yoruyor ve fazlasıyla sıkıyor.

lancereddic

Lance Reddick ise film boyunca Dunham’ın patronu olarak karşımıza çıkıyor. Bu adamı Lost’ta özellikle Lock’lu bölümlerden hatırlayabiliriz. Lock’un tekerlekli sandalyesini iten hastabakıcı rolünde, ya da Lock’un şöförü rolünde görmemiz mümkün bu adamı, hatta sen kimsin diye sorduğunda Locke, ben insanların gitmek istedikleri yere gitmesini sağlayan kişiyim diye cevaplamıştı, ne yazık ki 5. sezonda, Benjamin Linus tarafından öldürüldüğünü sanıyoruz ama cesedini görmeden inanmam hatta görsem bile zor.

Dizi bazen yükselen temposu ama olayların çözülüş şekillerinin basit ve sıradan oluşuyla bize kendini hafif zorla da olsa izletmeyi başarıyor. bir yerlerden bulup izlemenizi tavsiye ediyorm. Ama ne Lost’un ve de özellikle de X-Files kültünün yancazına bile yaklaşamıyacağını özellikle vurgular, diziyi bu ikisine benzetenlerin dizideki taklit öğelerden ötürü olduğunu vurgukar, tüm bunlara rağmen diziyi özellikle X-Files’la kıyaslayanları da derinden kınarım.

theobserver

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

The Fountain (2006)

Mart 29, 2009 at 16:02 (re-act, sinema, spoiler)

kaynakpg2

Darren Aranovsky’nin yönetmiş olduğu bu filmi bu kadar geç izlemiş olmamın nedeni biraz da festival biletlerimin işlerim dolayısıyla yanmasından ötürüdür. Yönetmenimizi Pi, Requem For A Dream, The Wrestler filmlerinden hatırlayabiliriz hemence, hatta dedikodu yapmak gibi olmasın ama 2010 yılında bir de Robocop çekme kararı almış yönetmenimiz, ayrıntılar konuşuldukça buradan duyuracağım.

Filmde Hugh Jackman ve Rachel Weisz hemen dikkatimizi çeken oyuncular oluyor. zaten film süresi boyunca genelde ikisine odaklanıyoruz ama başrolde her zaman izzy’nin fısıltı halinde “Finish it!” diye ısrarladığı hikaye var. Filmimiz 3 hikaye şeklinde izleyicilere aktarılıyor. Öncelikli olarak saçlarını kazıtmış bir Hugh Jackman görüyoruz ve onun bir ağacın dibinde meditasyon yapmasına bakıyoruz. ağaç oldukça yaşlı ve enteresan geliyor gözümüze, Tommy ağaçla konuşuyor, çok az kaldı dayan diyor, burası dünya değil yıldızlarla çevrili uzayda biryer. Bunu anlamıyoruz, derken hemen arkasında, beyaz kar kıyafetleriyle izzy beliriveriyor ve ona, yılın ilk karı yağıyor, hadi benimle gel diyor, tommy gelemeyeceğini belirtiyor, izzy’nin ısrarları fayda etmiyor.Bu sırada hugh jackman’ın saçlarının uzadığına şahit oluyorz, mekan ise hastane koridorları ve izzy yine kar kıyafetleriyle ve dışarıya çıkıyor, tommy’nin doktor olduğunu birazdan gireceği bir ameliyatta anlıyoruz, özenle ameliyat ettikleri şey bir maymun, derken Tommy’nin aklına önceden hazırlmış oldukları bir ağacın özünden oluşan formülü bir başkasıyla karıştırmak geliyor ve bunu maymuna enjekte ediyorlar. sonraki sahnelerde ise izzy’nin beyninde ölümcül bir tümor  olduğunu ve tommy’nin bu tümörü küçültmek adına bir takım formüllerle uğraştığını görüyoruz. Bir yandan da ortaçağ İspanya’sında bir prensesin (yine Rachel Weisz) adamlarını (liderleri Hugh Jackman) hayat ağacını bulmaya yolladığını ve engizisyondan kaçmak için tek çarenin ölümsüzlük olduğunu söylediğini duyuyoruz.

fountain

Tüm bunlar olurken izzy ve tommynin birbirlerine olan tutkularını, izzy’nin ölümün anlamını çözmesini ve tommy’nin bunu kabullenememesini izliyoruz. İspanyada geçen hikayenin ise izzy’nin kitabının bölümleri olduğunu yavaş yavaş farkediyorz. kitabın son bölümünü kocasının yazması için boş bırakan izzy, zaman zaman bir hayal şeklinde, fısıltıyla tommy’e “finish it” diyor. tommy ise “nasıl biteceğini bilmiyorum” diye cevaplıyor, izzy ise “biliyorsun” diyor.

görüntülerin inanılmaz bir akıcılıkla gözümüzün önünden geçtiği adeta kadife tonlarına olan bu filme eşşiz güzellikte müzikler eşlik ediyor. Hugh Jackman’in da oyunculuğunun güzelliğinden bahsetmeden geçemeyeceğim, öyle sade öyle doğal ki, hemen hikayenin içine kayıveriyor, 3 ayrı hikayeye de kayıtsız kalamıyorsunuz. bazen ters bazen de düz ama karmaşık açılarla filmi bizlere aktaran Darren Aranovsky’nin bence son yıllarda yapmış olduğu en iyi çalışma bu film. Filmin sonuyla ilgili spoiler vermek istemiyorum, herkesin izlemesi görmesi gerekiyor ama, geçekten öyle çok beğendim ki, beğenimi sözlerle anlatabilmek oldukça zor. bir daha ve bir daha izledim evet, sizlere de tavsiye ediyorum, elif ve mehmet’e de bana ısrar ettikleri için teşkkürü borç bilirim efendim…

thefountain7

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Sır Dosyası(1998-1999)

Mart 13, 2009 at 02:16 (performans, spoiler)

sir-dosyasi

Taylan Biraderler İftiharla sunar evet, gururluyum, ben ilk bu projeyle tanıdım bu Taylan Biraderleri ve işleriyle iftihar etme meziyetlerini ki bence bu diziyle etmeliler de. Bi düşünün ben o dönem orta üçteyim ya, kimsenin rakamlara ihtiyacı yok ey okuyucu boşgeç onları, ama küçük sayılırım yahu, türk ekranlarında ilk defa 16 mm lik sinema filmi kullanılarak çekilmiş diziydi ki bence Yaprak-Durul Taylan kardeşlerin şimdiye kadar yaptığı en iyi iştir.

Taner Birsel’in Sedat karakterini canlandırdığı ve ilk bölümünde bu polis kişisinin Mavi Büroya atandığını görürüz. Evet dizimiz bariz bir şekilde X-Files’a benzemektedir ve de bu durumu reddetmez. Mehmet Günsur ise saf ve genç polis Ayhan rolündedir, inanılmaz bir hafıza sorunu yaşadığından ötürü (Bkz. Alzheimer) ona her söyleneni yazmak suretiyle küçük bir not defterine kaydeder. Öteyandan karizmatik Mulder Sedat’ın hafızası ise oldukça iyidir, gayet de güzeldir. Tam da Scully nerde derken, doktor Alev hanım, kızıl saçlarıyla otopsi masasında beliriverir ve mütemadiyen dizinin tüm bölümlerinde otopsi yapar ki bu hiç iyi bişiy değildir, bizzat gördüm, bulundum oradan biliyorum, ama karizmasıyla doktor Alev hanımı seviveririz aniden, boşluk dolmuştur. Dizinin ik bölümünün adı 3harfli köy’dür eheh. Birileri Karabaht Köyünde geçen garip hiklayelerden bahsetmektedir ve Sedat kişisi bilge babasının yanına giderek bu köy hakkında ve orada bulunan bir kuyu hakkında bilgi almaya çalışır. Sedatın babası ilginç bir kişidir, bilge bir adamdır, araştırmacıdır, tarihe meraklıdır, evinde, çalışma odasında o zamanlardan aklımda kalan bir mantar pano, kesilmiş gazete küpürleri, büyük ve eski bir kütüphane vardı, ve oğluyla arasındaki sevgi dolu konuşma hali, baba kişinin Karabaht ismini duymasıyla değişti; “Oraya gitme oğlum, bu konudan, o köyden ama özellikle de kuyudan uzak dur!” diyerek konuyu kapadı. Ama huzursuz Mulder kişilik Sedat babasını dinlemedi ve o köye doğru yola çıktı. Yolda karşısına çıkan bir köylüye Karabaht Köyünü sorduğunda ise, o köy 3harflilerle doludur, oraya gitme evlat yanıtını aldı. Daha sonra kuyu sahnesine, korkusuz Sedat kişisinin kuyunun içinde bayılıp, bilinçsiz şekilde çöl gibi bir yerde uyanmasına şahit olduk. Birtakım arabalı, takım elbiseli adamlar ki yanlış hatırlıyorsam düzeltin, bu konudan uzak dur Sedat, seni uyarıyor ve her an izliyoruz diyerek Polis Mulder kişisini tehdit ettiler.Sanırım iki bölümün özeti böyleydi.

3. Bölümün adı Gecegelen’di, bir kadının paranormal bir şekilde tecavüze uğrayışını ama, yanında hiç kimse olmayışını izledik ve polis kişilerimiz olayın peşine düştüler. 4.Bölümün adı ise Külkedisiydi ve gece eve geç gelen varoşlarda yaşayan kızların erkek arkadaşlarıyla ilişkiye girenlerini orağı ile bulup avlayan bir adam vardı bu bölümde adı Melekçi miydi, sanırım, oldukça ürkütücüydü evet.

5. bölüm ise Almanyadan gelen Satanist adıyla son bölüm olarak yayınlandı. Bu bölümde Almanya’dan gelen bir adamın tüm apartmanını satanist yapmaya çalışması ve apartmandakileri de toplayarak bodrum katına pentegram çizmeye kalkışması bölümdeki ilginç olaylardandı, acaba müziklerini Demir Demirkan’ın Ahura yali yelaaahh diye yapmasıyla ve eski grubu pentegrama ufak bir selam edilmiş olması olası mı diye düşünüyorum evet.

Dizi filmimiz bütçe yetersizliğinden 5 bölüm sonra yayından kaldırırldı, dizinin bölümleri senelerce tekrar tekrar verildi ve ben hep izledim, hatta oldukça korkutucu buldum, geceleri uyumakta zorlandım doğru, diziye kalitesiz diyenleri işte tam da burdan kin ve nefretle kınıyor, o zamanlar absürd senaryolar yazılabiliyormuş, şimdi nerde o cesaret diyerek bağırıyorum. Neymiş marketteki kadın aniden “ışık ne kadar önemli değil mi” demiş çok saçmaymış, yaa evet de, sanki X-Files denen 9 sezon çekilen dizide herşey mantıklı mıydı, hey yareppim delirtcekler beni, ya bi bulan olsa, torent, rapid, dvd felam bulsak alsak tekrar izlesek, ya da yeniden yayınlansa… Bi de dizimiz o dönemde düblajsız, sesli çekiliyormuş, bi de Eşkiya mı öyleydi yine o dönemden, sanırım evet, bu çok güzel birşey bence, her dizi böyle olmalı, keşke yayından kaldırılmasaydı, dizinin jeneriği http://www.youtube.com/watch?v=llw0tb3dsoa bu adrese bi şekilde ulaşabilirseniz izlenebilir. Buyrun müziğini de bir daha duymuş olun hem.

Sonuç olarak Sır Dosyası candır, hayır Mehmet Günsur’u sevmiyorum, ama Taner Birsel candır, ve bu Alev gadını gerçekten de Scully gibi gönlümüzü aniden fethetmiştir…Government denies the knowledge, paranormal activities, trust no one, fight the future, the truth is out there!!

Kullandığım resim flickr.com/photos/yusufyusuf85/2277226769/ bu adresten alınmıştır, buyrun tıklayın, bakın =)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Next page »