Banksy

Ocak 31, 2009 at 14:41 (art)

banksyy

1999 yılından beri önce İngiltere’ye sonra tüm dünya sokaklarına resimlerini bırakmaya başlayan bu adamın kimliği bilinmiyor. Barış yanlısı ve popüler kültürü eleştiren resimler yapıyor, İsrail’in Batı Şeria da Filistinlileri izole etmek için kullandığı duvara bi gecede resim konduracak ve altını Banksy diye imzalayacak kadar da cesur bir sanatçı. Müşterileri arasında dünyadaki bir çok ünlü isim bulunuyor. Bu da sanatın kendi içinde yarattığı handikaplardan biri değil mi. Tüketim toplumunu eleştiren biriyken bir anda, her şey çığrından çıkıyor, ve sen de onun bir parçası haline geliyor. Denetim toplumu, binaların doğamızın dengesiyle uyumsuzluğu, çocukların renksizliği, insanlığın tarihinin aslında pek de ilerlememişliği, doğru yere bakamadığımız için göremediklerimiz, olağandışı güzelliklerin kapatılmışlığı, işlerin yolunda gitmiyor olmadığı gerçeği, küresel ısınma benim özellikle banksy’nin yapıtlarını açıklamak için kullanabilceğim basit ve kaba cümleler… (Jean-Michel Basquiat’a da saygılarımı dillendirip, onu ayrıca bi yazı konusu yapmak istiyorum, her şeyin başlangıcından bahsetmek belki kimbilir…)

banksy2

banksy

Batı Şeriadaki İzole duvara bi gecede yerleştiriliveren, muhteşem gecekondu sanatı =)

banksy4

banksy1

banksy3

banksy5

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

!f İstanbul 2009

Ocak 30, 2009 at 17:43 (festival, performans, sinema, spoiler)

f

Arkadaşlar her sene olduğu gibi bu sene de adım adım festival zamanına yaklaşıyoruz, en sevdiğimiz festivallerden olan !f’in keyfi ise çok başkadır… 12 Şubatta başlayacak olan 8. Uluslararası Bağımsız film Festivalinin filmleri ve gösterim tarihleri burada http://2009.ifistanbul.com/ . Birsürü harika film var, oscar adaylığı olan filmlerin galaları da yine bu festivalde, hepsine tek tek bakıp kendi listemi oluşturmuş olmakla birlikte, bilet alımları esnasında oluşan sıra gerçeğinden fazlasıyla haberdar olduğum için de, gitmek istediğim ama gitmeyi başarıp başaramayacağımı bilmediğim filmleri listeleyip aşşağıya yazıyorum, siz de koşun gelin, birlikte izleyelim, noolcekki, buyrun ;

13 Şubat Cuma:  Sauna: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması:  Fantastik filmler başlığı altında gösterime sunulacak bu film Antti-Jussi Annila adlı yönetmenin elinden çıkma. İki kardeş olan Eric ve Knut’un (biri deneyimli bir asker diğeri de iyi bir haritacı olan) savaş sonrası bir komisyonla sınır belirlemek üzerine çıktığı yolda fantastik kayboluşlarını anlatır. Grup Tanrının unuttuğu bir bataklıkta saunası olan bir köye varır. Kir, iki şey birbirine dokunduğunda arda kalan izdir. Yani aslında tüm anılarımızı oluşturan maddedir.

14 Şubat C.tesi: Beatiful Losers: 17.30 Beyoğlu AFM Fitaş: Senden Başka başlığı altında gösterime sunulacak bu film Aaron Rose adlı esasen küratör bir kişinin ellerinden bize sunuluyor. Güzel Kaybedenler bir kuşağın en etkili kültürel hareketlerinden birinin ardındaki heyecanın ve ruhun bir kutlaması niteliğinde.”

sky_crawlers_

14 Şubat C.tesi : The Sky Crowles: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması: Sukai Kurora’nın yönetmenliğinde çekilen anime oldukça fazla ödül almış. “Tanıdık ve alışılmadık manzaraların birleştiği modern bir dünyada geçen filmde, hafızaları bomboş olan Kildren’ler, hiçbir zaman büyümeyen çocuklardır. Çatışmalarda öldürülmedikleri sürece donuk bir ergenliği sonsuza dek yaşamaya mahkum olan bu insan ırkından savaşçı pilotlar; dünyanın, herçek savaşları uzakta tutmak adına ihtiyaç duyduğu “savaş” oyununu oynayarak Avrupalıları gökteki çatışmalarıyla eğlendirmek için işe alınmışlardır.”

tokyo_new_1

15 Şubat Pazar: Tokyo: Bong Joon-Hoo, Leox Carax, Michel Gondry bizlere Tokyoda geçen 3 şahane öykü anlatıyor. Yaratık filminden tanıdığımız Bong Joon Hoo Tokyo sallanıyor adlı ilk öyüde; Hikikomori adı verilen ve hiç evine treketmeyen birinin deprem anında evine gelen ve bayılan pizzacı kıza aşık olması ve kızın evi terketmesiyle oluşan garip yönlerden bahsediyor. Leox Carax (Köprü Üstü Aşıkları) Bok’ta ise bizlere, Kanalizasyonlarda yaşayan ve Tokyo kentine anlaşılmaz hareketlerle karmaşa salan bir adamı anlatıyor. Michel Gondry (Rüya Bilmecesi, Eternal sunshine of the Spotless Mind)  ise İç Mimari ile bize, hayali film çekmek olan Hiroko’nun hayatının yavaş yavaş kontrolünü kaybetmesini anlatıyor, bir sabah uyandığında göğsünde bir boşluk olduğunu farkeden Hiroko, sarpa saran bişiyler olduğunu farkediyor.

15 Şubat Pazar: Lynch: Behind The Curtain: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması: David Lynch son eseri Inland Empire’ı çekerken, iki yıl boyunca kaydedilen 700 saatin üzerinde görüntünün kurgulanmasından oluşan film, Lynch’in yaratıcı sürecinin yakından bir portresi. Lynch fikirlerin güzelliğini keşfederken, biz de onunla birlikte, onun benzersiz sinemasal vizyonunu belirleyen soyutluğun içinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Yönettiği birsürü filmin nasıl oluştuğu üzerine belki de ipucu verecek olan bu belgesel tarzındaki film, kaçırılacak gibi değil, koşun Lynch heyranları, kime diyorum pişttt =)

16 Şubat P.tesi: The Sky Crawlers: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması

17 Şubat Salı: Religulous: 15.00 Beyoğlu Emek Sineması: Seinfeld’den tanıdığımız Larry Charles Tanrı üzerine sohbetler edildiği ilginç ve komik bir filme imza atmış, bakalım neler demiş =)

franklyn

17 Şubat Salı: Franklyn: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması: Fantastik filmler bölümünde Gerald McMorrow’un yönetmenliğinde gösterilecek olan Franklyn Günümüz Londra’sı ile hayali gelecekteki, inanç ve dini fanatizmin hüküm sürdüğü tekdüze bir metropol olan Meanwhile City. Körfez Savaşı gazisi, dini bütün Esser, Londra’nın evsizlerin hükmündeki karanlık sokaklarında kayıp asi oğlunu aramaktadır. Otuzlarındaki Milo, gerçek aşkın saf ve güçlü duygularına tekrar sahip olmak için çabalayıp durmaktadır. Çekici ve yaralı güzel sanatlar öğrencisi Emilia, hayat ve ölümü ayıran ince çizgide gidip gelen intihar konulu sanat projeleri üretmektedir. Şehrin tek ateisti, başına buyruk maskeli detektif Preest sokaklarda intikam peşindedir. Tek bir kurşun, bu dört kayıp ruhun kaderini beklenmedik bir şekilde belirleyecektir.

18 Şubat Çarşamba: The Pleasure of Being Robbed: 13.oo Beyoğlu Fitaş AFM: Hepimiz doğuştan depresifiz; kendimizi ne kadar meşgul edebiliyoruz, işte tüm olay bu sloganıyla Amerika’dan yeniler bölümünde gösterilecek olan filmde; New York’ta yaşayan Eleonore her yerde, yabancıların çantalarında bile bir şeyler arıyor. İnsanlar çantalarından çalınanları fark edince, yani Eleonore’un işi bitince, yüzlerinde acı bir gülümseme ile kalakalıyorlar. Soyulmanın Hazzı, en acı verici ve en güzel, en üzücü ve en komik, gerçek ve gerçeküstü, hasıraltı edilen ve dışavurulan yanlarıyla yalnızlığın bir portresi. Ve bir not, yönetmen Joshua Safdie 84 doğumlu=)

19 Şubat Perşembe: Back Soon:  15.00 Beyoğlu Emek  Sineması: Kuzey Işıkları adı altında gösterilen film; Anna Hallgrimsdottir iki oğluyla beraber Reykjavik’te yaşıyor. İzlanda’nın soğuğundan bunalmış, işini devredip yurtdışına çıkmaya karar veriyor. İşi, yani esrar satmak, çok kazandıran bir iş ve o da bunu iyi bir ücret karşılığında devretmek istiyor… İşi -ve tabii cep telefonunu, keza müşterileri ona bu cepten ulaşıyorlar- devredeceği uyuşturucu satıcısı 48 saat içinde parayı hazır edeceğini söyler. Bu sırada Anna İzlanda’ya has her türlü aile meselesi ile uğraşır; mutfağı, günlük yeşilliklerini almayı beklerken partileyen müşteri/arkadaşları ile dolar taşar.

a_zona_01

19 Şubat Perşembe: Uprise: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması: Sandro Aguilar yönetmenliğindeki film; Birini kaybettiğimizde, boş kalan alanlarda bizi duvarlarla bir yapan ortak bir vicdan belirir cümlesiyle açılan Keşif filmleri içinde gösterilecek filmde, her karakter bir sevdiğini kaybetmenin ruh hali içindedir. Bir zamanlar babasının yaşadığı apartman dairesinin boşluğuna alışmaya çalışan bir adam. Gözlerden uzak bir köyde geri dönmeyecek kocasının yolunu gözleyen hamile bir kadın. Yüreklerini ağırlaştıran hüzünleri ve kasvetli duruşları, bu insanlara sanki anestezi altındalarmış havası veriyor: Aksak ilerliyorlar, dinlenecek bir yer arar gibiler. Bu yoğun yalnızlık hissi titizlikle kurgulanmış müzikle birleşiyor. Diyalog az, sesler ise ancak gerektiği kadar.

20 Şubat Cuma: Better Things: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması: Keş!f filmleri adı altında gösterilecek olan filmde, Gail’ın agorafobisi onu içeriye, aşk romanları okuyarak kendini kaybettiği, anneannesi ile paylaştığı eve hapsediyor. Bu iki kadın ufak adımlarla birbirleriyle yakınlaşmaya çabalıyorlar. Rob kız arkadaşını kaybetmiş olmakla başa çıkmaya çalışıyor. Gladwin çifti, 60 yıllık beraberliklerinde bir dönüm noktasına gelmişler: Senelerce konuşulmayan gerçekler aralarında bir duvar örmüş bulunmakta. Sevgisinde sadık Bayan Gladwin küçük hareketleriyle bu durumu ikisi için de aşmaya çalışıyor. Film Duana Hopins yönetmenliğinde karşımıza çıkıyor.

21 Şubat C.tesi: Afterschool: 12.30 Beyoğlu Emek Sineması: Bir ilk film niteliğinde olan Afterschool yine Keş!f başlığı altında gösterilecek. !984 doğumlu Antonio Campos filmde bizlere, ölümün kurgusallığının çözümlenmeye çalışıldıkça tehlikeli bir hal alacağından bahsediyor. Robert, Amerika’nın Doğu yakasının seçkin liselerinden birinde okumaktadır. Çekingen ve içine kapanıktır; zamanının büyük çoğunluğunu nette porno sitelerinde gezinerek ve “gerçek gibi görünen şeylerin” kliplerini izleyerek geçirir. Bir gün ortalıkta dolanırken kazara iki genç sınıf arkadaşının trajik ölümüne kamerasıyla tanıklık eder. Okul yönetimi, öğrencilerin bu olayın şokunu atlatmalarını hızlandırmak amacıyla, ölen iki kızın anısına bir video hazırlanmasını uygun görür. Ancak bu görev hem öğrencileri hem de öğretmenleri huzursuz ve paranoyak bir ruh haline iter.

baghead-poster

22 Şubat Pazar: Baghead: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması: Duplass Kardeşlerin yönetmenliğinde amerika’dan yeniler başlığı altında gösterilecek olan film, “Kafasına kese kağıdından torba geçirmiş bir adamı” konu alan komik, samimi, sempatik ve evet, biraz da korkunç bir film. Arkadaşlarının bir filminin başarısından esinlenen dört arkadaş haftasonunu geçirmek üzere ormanda bir eve kapanırlar. Amaç, ortada fazla bir fikir olmasa da, hepsinin önemli rollere soyunduğu, onları ünlü yapacak bir şaheser yazmaktır. Oraya vardıklarında, tahmin edileceği üzere, aralarında aşk ve arzu filizlenmeye başlar ve karakterlerden biri ormanda kafasına kese kağıdı geçirmiş bir adam gördüğünü iddia eder.

Tabiki biletleri alabilmenin nasıl eziyetlere dönüştüğünü hepimiz biliyoruz, Elif’le bi dönem kafamız ataş yağdığını düşünmek hatırlamak bile istemiyorum ki aa bakın yine hatırladım eheh, şimdi biletler bi alana bi bedava, o yüzden koşun, gelin, eklemlenelim, ucuza film izleyelim, hem de çok güzeller, bilet sırasına da birlikte girelim hatta eheh, böyle de çıkarım var blogdan, bildiğin davetler ediyorum, neyse işte, heyecanlıyım bi de şöyle diyor sitede; !f Istanbul festival biletleri 1 Şubat’ta www.mybilet.com üzerinden ön satışta, 7 Şubat tarihinden itibaren Beyoğlu AFM Fitaş, AFM İstinyePark, AFM Caddebostan Budak, Beyoğlu Emek Sinemaları gişelerinde ve Capacity AVM, Cevahir AVM, Profilo AVM, Kanyon AVM, Erenköy, Ümraniye, Nişantaşı, Beyoğlu D&R’larda.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Sunshine (2007)

Ocak 24, 2009 at 23:03 (performans, spoiler)

sunshine-searle

Şu anda 10 oscar adaylığı ile zirveye oynayan, Slumdog Millionaire filminin ve etkileyici, 28 Days Later’ın ve Trainspotting’in yönetmeni Danny Boyle’un 2007 yılında çekmiş olduğu bu film, bilimkurgu türünde dikkati çeker nitelikte. Öncelikli olarak sahneler görsel açıdan çok başarılı, müzikler sanki olanlara eklemlenen yamalar gibi olmuş çok güzel çalışılmış. Oyunculardan bir tanesi Kaplan ve Ejdarha gibi filmlerdeki unutulmaz dövüş sanatlarının sergileyicisi Michello Yeoh (Corazon) (tıkla gör) diğer oyuncuları pek de tanıdığım söylenemez. Ama oldukça başarılı olduklarını söyleyebilirim.

sunshine-kaneda

Hikayemiz, uzayın derinliklerinde bir grup bilimadamı ile başlıyor. yıl 2060 va güneş yavaş yavaş sönmekte olduğundan tahminimizce dünya buzlarla kaplı. Ikarus II adındaki bu gemi tıpkı Ikarus I gibi güneşi patlatarak yeniden oluşturmak adına güneşe doğru hızla bir bomba taşıyor. Gemide bir psikolog, bir fizikçi, bir kaptan, bir bitki bilimci … gibi kolayca tahmin edemeyeceğimiz kişiler var, örneğin eskinden olsa psikolog ve bitki uzmanları böyle uzay gemilerinde yer almazdı ama onların eklenmesinin nedeni geminin kendi oksijenini kendi sağlaması için oluşturulan dev bahçesi ile, yıllar süren yolculukta psikolojilerinin bozulmamasının sağlanması. Gemide her şey yolunda gitmekte, güzel tavuklar pişmekte, havuçlar bahçeden toplanmaktadır. Birden kaptan Kaneda herkesi uyarır: parazitli bölgeye 7 gün erken giriyoruz ailelerinize son mesajlarınızı iletin…

sunshine-garden

Bununla başlayan garip olaylar silsilesi durmaz, birden Merkür yakınlarında, Ikarus I’den gelen bir takım sinyaller olduğunu algılayıp, iki bombamız olsa iki şansımız olurdu diyerek o gemiye doğru rota değiştirme kararı alırlar, bu aşamada felaketler başlar, önce bahçe yanar, daha sonra kaptan yukarıdaki levhaları tamir ederken güneş tarafından kavrulur, ve Ikarus I’e vardıklarında ise, oradaki mürettebatın gemiyi sabote ettiği, biz tanrı değiliz diye görevi iptal ettikleri anlaşılır. Botanik bahçeleri inanılmaz derecede büyümüştür, tam o sırada, iki gemi arasındaki bağlar kopar ve elemanlarımız 1 tanesi içeride kalacak şekilde bir tanesine özel kıyafet giydirerek ki bu fizikçidir bombayı ateşleyebilecek tek kişi, diğerleri folyolara sarılarak kendi gemilerine geçerler.

sunshine-pinbacer

İki kayıp da burada verilir, kayıplar önemsizdir, önemli olanın bombayı yollamak olduğunu hepimiz anlamışızdır. Gemide oksijen bitedursun eğer bir kişi daha azalırlarsa oksijenin bombayı atmak için yeterli olduğunu düşünen mürettebat, bir kişiyi daha öldürmek üzere yola çıkar, “earth room” denilen yerde zaten arkadaşlarının intihar etmiş olduğunu farkederler.  Bu “earth room” denilen ayrıntı da oldukça yerindedir, psikolojisi bozulan eleman oraya giriyor, kuşlar uçuyormuş gibi su sesi geliyormuş gibi, dünyadaki hayallerin yeniden canlanıyormuş gibi bir yerdir, ve etkileyicidir bu bölüm…Filmin sonlarına doğru ise, gemide bir kişi fazla olduklarını anlayacaklar ve bunun Ikarus I’in alien’ımsı kaptanı Pinebaker olduğunu öğrenmeleri uzun sürmeyecek, bu yanık ve çok net göremediğimiz adam, tanrıyla konuştuğunu işine karışmamaları gerektiğini söyleyip elemanları tek tek avlamaya başlar…

sunshine-corazon

Bahçesinde hüzünle gezinen Corazon, orada hiçlikten doğan bitki filizini görür, ne yazık ki kötü şeyler yakındadır. Filmin sonlarına doğru tüm elmanlar ölümleri uğruna da olsa bombayı göndermeyi başarırlar ve filmin en başındaki replikte, fizikçi Capa’nın ailesine yolladığı mesajda, bombayı fırlattığımızı 8 dakika sonra anlayacaksınız, sadece daha parlak bir güneş görülecek, daha parlak bir güne uyanacaksınız der, işte, patlama sonucunda ölen elemanlar gemileriyle birlikte uzayın derinliklerinde yok olurken, karlarla kaplı dünya, güzel bir güneş parlaklığıyla örtülür, görev tamamlanmıştır…

sunshine-capa

Film özellikler gergin atmosferiye, bilimkurgu severleri memnun edecek türden, zaten Boyle’un filmlerini uzun süredir severek izliyorduk, daha önce söylenmemiş sözler bulmakta üstüne olmadığını düşünüyorum. Bugüne kadar her türlü uzay kurgusu çekilmiştir sanırım, ama hiç biri bir yıldızın içinden bir başka yıldız doğurmak konusuna sahip değildi, oldukça yaratıcı bir senaryo… Bir de mürettebatın, ölümü göze almış olması beni oldukça etkiledi, diğer filmlerde mission hep ikinci planda kalmıştı. Sırf müzikleri için bile izlenebilir film, benden söylemesi, koşun alın izleyin ey okuyucular…

sunshine-sunshine

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

“Save” alarak yaşamak =)

Ocak 24, 2009 at 04:06 (save almak)

Oyunlarla Yaşayanlar

garret-i1

Thief  I_II_III (Eidos) : 2004 yılında, durup dururken bir dvd shopta keşfettiğim bu oyunun hayatımı derinden etkileyebileceğini nereden bilebilirdim ki… Önce ilk oyunu oynadım, hayatımda gördüğüm en karizmatik AI olan Garrett, oyundaki hırsız er kişinin ta kendisiydi ve kabul etmeliyim ki karaktere biraz fazla bağlanmaktan dolayı oyuna konsantre olmakta hep zorlandım eheh. İlk zaman daha çok korkuyordum, sözümona bir zombi görsem hemen kaçıyor, ölücem diye korkuyor, abimin oynamasını bekliyordum. Ama dedim ya Garrett’a öyle çok bağlandım ki, hep oynuyum ben oynuyum istedim. İşte bu durumlar çerçevesinde, zar ve fakat zor bir şekilde Thief’lerin en birincisi, Thief: The Dark Project oynandı. Para uğruna herşey çalındı, sürekli save alındı, adamları öldürmeden kalelerde, zindanlarda dolaşıldı, canavarlardan ve zombilerden kaçıldı, oyunun sonlarına doğru yakalanan perfect ai karakterimiz Garrett’in gözlerinden bir tanesi çıkarıldı ve onu o halde bıraktık…

garrett-ii1

Thief: The Metal Age: Thief oyunlarının ikincisi ve bana göre en vasatı bu olmakla beraber, bu oyunda robotlarla onların bize bakıp “i heart” demesiyle tanıştik. Öyle korkunçlardı ki tabi ben karaktere bağlandığım için korkudan sanki kendim ölüyormuşumcasına eheh, klavye mouse felam fırlatıp odalardan kaçtığımı biliyorum, ikinci oyunun büyük bir kısmını abim oynadı diyebilirim size, ama yönlendirmede ben oturuyordum, asansörü ok atarak çalıştır, halıyı kes duvar halıları çok şey gizler, zombilere flash bomb at gibi efsane replikler yine kendi ağzımdan dökülüp fırlamıştır emin olun. First Person Sneaker’ların bu çok kral oyununu, 3.sünü beklemek üzere bitirmiştik, ayinler yaptık, ritüelleri tekrarladık, mücevherler çaldık, hatta ip üstünde cambaz olduk, üstelik tek gözü de kör değildi Garrett’ın third person oynadığımızda onun yerinde yeşil renkli zoom yapabilen bambaşka bir mekanizma olduğunu gördük, yine hırsızların kralıydık evet…

thief-iii

Thief: The Deadly Shadows: Grafikler açısından adeta tri di’ne bandığımız bu oyun, bize üstün özellikler sağlıyordu, ne yalan söyleyeyim açıkçası seride en fazla beğendiğim oyun bu olmuştu. İlk oyunda karakteri tanımış nereden geldiğini görmüş, ikinci oyunda bıraktığımız secret chamber’a son bir kez yardım ettiğimizi düşünmüş, bu oyunda ise, kendi secret chamber’ımızdaki haini yakalamak için türlü taklalar atmıştık, yanılmıyorsam bir şehre girip saatleri durdurmak cürretiyle, şehri stop eyleyip, bize düşen görevi yerine getirdik, bir bölümde ise efsanevi akıl hastanesinde ruhlar aleminde mücadeleler verdik evet, etrafımızı çeviren büyücüler, 3 boyutlu liman, şehir görüntüleri, düştüğümüz hapisane ortamı muhteşemdi, sanki gerçekten orada gibiydik, sözümona sırf keyfi olarak şehrin sokak lambalarını karartabiliyor, alakasız evlerin pencerelerinden içerlere sızabiliyorduk, üstelik alışveriş yaparken dükkan sahipi hoş teyzelerin de tacizine uğramıyor değildik, Garrett’ın evini de bol bol görme şansımız oldu… Bu oyun da Garrett’ın çantasını misyon bittikten sonra çalmaya çalışan kız çocuğunu yakalaması ve son sahnede onunla el ele biyerlere gitmesiyle sona ererken 4. oyun da yapılsın diye çılgın senaryolar yazmaya başlamıştık bile, Garrett bizim herşeyimizdi sonuçta evet…

call-of-cthulhu

Call Of  Cthulhu: Dark Corners Of The Earth (Ubisoft): Tam da Thief gibi bir oyun bulamam diye hayıflanmaya başlamıştım ki, Fatih Skywalker bana Call Of Cthulhu dedi, tesadüfen bizim burda CD’sini bulduğum bu oyun beni çok hazırlıksız yakaladı. Bi kere karakterimiz Jack Walters, Garrrett neyse onun tam tersiydi, pısırık, aptal, çoğu zaman da çaresizdi. Ve bir oyunda ilk defa gördüğüm aktive sanity diye birşey vardı. Evet kahramanımız oyun boyunca panik ataklar geçiriyor, başı dönüyor ve denge kayıpları oluyor, deliriyor, korkuyordu ve onu zaman zaman sakinleştirmek gerekiyordu. H. P Lovecraft’ın yanılmıyorsam aynı adlı eserinden uyarlanan oyun, cidden gördüğüm en korkunç first person sneaker oyunudur. Bu oyunun bir diğer zorluğu ise, save alınamamasıydı evet, save yıldızı diye bir şey vardı ve onu görmeden sürekli bir önceki save yıldızının olduğu yerden başlıyordun. Bu da çok zorlayıcı bir durum kesinlikle. Ama şehir hapisanesi, akıl hastanesi, kanalizasyonu demeden, order of dagon demeden heryerde bulunduk, bir denizaltıyı deyim yerindeyse Kraken vari bir yaratıktan kurtardık ve umduğumuzu bulup bulmadığımız oldukça tarışıldı…

indiana-jones

Son olarak vazgeçemediğim bir başka seri Indiana Jones‘tan bahsedeceğim, evet, ilk oynadığımız Fate of Atlantis, kontrolleri zor da olsa beni çok eğlendirmişti, ben baya bi beğendim, akıl oyunları da oldukça keyifliydi, ikinci oyununu ise, The Emperors Tomb olarak bildim oynuyorum şu an, evet birsürü farklı özellik olmakla birlikte, bu oyunda kontrol zorluğu diğerinden bile fazla, çok zaman duvarlardan düşüyor, İstanbulda arap kıyafetli türklerle savaşmak zorunda kalıyoruz. Manzaralar ise bazen çok aşmış dudumda, boğaz köprüsüz bir istanbul boğazı da, gözlerimizin önünde gerdanlığını yitirmiş bir kadın gibi uzanıyor.

dreamfall-arcadia-ii

Diyeceğim o ki oynuyorum, ya Thief’in, Call of Cthulhu’nün devamı gelmeli, ya da First Person Snaker oyunlarına yenileri eklenmeli, daha az vurdu kırdılı, daha çok saklanmalı, questli ama 1. tekil şahıs kontrolünde oyunlar, mouse tık diil. Çünkü cidden çok başarılı, çok eğlenceli, çok gizemli. Öte yandan sırf ilk oyunu çok sevdiğimden The Longest Journey takıntım var evet 3. oyununu çıkarsın, Dreamfall’daki Zoe karakterini ve güzelliğini tekrar görelim, komadan çıksın, Apostle’la Alice tekrar karşılaşsın, yine devasa saraylarda, Arcadia’da amaçsızca dolaşalım, garip heyvanlara bakalım istiyorum… Oyunlarla yaşıyorum evet, bunların yanında, Broken Sword serisi olsun, Prince of Persia olsun, Silent Hill, The Thing, Bloodrayne gibi birsürü daha oyun oynadım, ama dediğim gibi ilk üç hatta ilk 4 serim bu şekilde sıralanmakta… Bir de ekliyeyeim, sahte bir thief düşmüş piyasaya, linke şuradan tıklarsanız sizde rezaleti, korsan Garrett’ı görürsünüz, ne diyeceğimi bilemiyorum, inceliycem neymiş bu öğrenelim…

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum

Tapir

Ocak 19, 2009 at 02:51 (günlük hayat)

brazilian_tapir

Şimdi Umut Sarıkaya bir kaplan olsa hepimize yeterdi demiş, gösterdiğim linkte de bulabilirsiniz yazıyı. Belki de yeter evet, ama bence esasen bizim ihtiyacımıza kaplan gibi karizmatik, yakışıklı, güçlü, hızlı ve yırtıcı imajlarına sahip bir heyvan gerekmez, bence bize esasen bir tapir gerek, yani şimdi gerçekten şurda bir tapir olsaydı, bir animallerin friiki, friiklerin friiki, çok firiğğk bi o kadar da benim sevimli bulup güldüğüm eğlendiğim, belki de bu bizim halimizi bize açıklamaya yeterdi kimbilir, bizim karaktersizliğimizi, iğrenç giyiniş şekillerimizi, bazen de büyük ve işlevli ama gereksiz olduğumuzu, hazır yeyici olduğumuzu hatırlatmaya yeterdi bize…

tapir

Şöyle bi gün işte, tapirler gelse, her çeşidinden, asya tapiri, brezilya tapiri, normal tapir, ne biliyim, yanlarında karınca yiyinler felam olsa, böle belki de tarantulalar felam, böyle üstümüze üstümüze gelseler, aslında hepimizin friiğğk olduğunu söleyip, bu yaşadığımız dünyanın da bir friğkk şov olduğunu üstüne basa basa, her düşük IQ’lünün dahi anlayabileceği bir şekilde anlatsalar, belki anlarız, kimsenin kimseyi ezmemesi gerektiğiniz, hayatımızı kendi kendimizin başımıza yıkmamamız gerektiğini anlarız, aslında içten içe diip dawn da hepimizin aynı olduğunu…

SINGAPORE BRAZILIAN TAPIR

İşte böyle bir zamanda, daha iyi şeyler yapılabilir, bünyelerimiz daha az yaralanabilir, eski rahatsızlıklarımız ki bunlar belki hiç olmaz, yeniden ortaya çıkmayabilir, alacağımız damaj en aza indirgenebilir. Çok damajımız var ey okuyucu, bu yazıyı da yazıyorum kolaj yapıyorum her dilden çünkü çok zor, anlatabilecek başka yol bulamıyorum hissettiklerim için ki, aslında diğer bloga yazmalıyım bu yazıyı ama yine de buraya yazıyorum… Bir de son olarak gayet düzgün bir türkçeyle eklemek istiyorum ki; serbest çağrışım engellenemez, buna kimsenin gücü yetmez…

Sonradan gelen edit: şimdi bu tapirler 100 ila 300 kilo arasında değişen heyvanlarmış, en yakın akrabaları atlar ve gergedanlarmış, tapir ile karınca yiyenin akraba olmadığı açıkça belirtilmiş bu heyvan karınacdan haz etmiyor, sadece burun benzerliği yüzünden karıştırılıyorlarmış ve fakat tapir otobur bir memeli imiş ve günde 40 kg’ya yakın meyva ve ot yiyorlarmış, 13 ay süren hamilelikleri varmış her seferinde bir tapir doğurabiliyorlarmış, kısa tüylü olurlarmış, sırtında beyaz leke olan tapir hint tapiriymiş, baird tapiri, dağ tapiri, amerika tapiri diye üç türü daha varmış, dağ tapirlerinin tüyleri uzun ve yünlü olurmuş, enseleri kalın olduğu için, jaguar, kaplan gibi heyvanlara karşı korumalıymış hızlı koşabilirlermiş, sadece soylarını insanlar tüketebiliyormuş bu heyvanların derileri için avlıyorlarmış, ve soyları tehlikede evet…

Kalıcı Bağlantı 6 Yorum

Battlestar Galactica: Sometimes a Great Notion 4×11

Ocak 18, 2009 at 02:05 (comingsoon, spoiler)

roslinplant

Çok fenalarca Spoiler içerir !!!!!!

Aylardır bekliyoruz Battlestar Galactica da 4.5′uncu sezon başlasın diye ve ben düşünüyordum hiç bir bölüm 3. sezon finali ya da 4. sezon finali gibi olamaz diye ki, her bölüm zaten birbirinden şahane şu an resmen heyecandan yazamıyorum ama, 4.5′uncu sezonun ilk bölümü yani sizin alayacağınız gibi 4. sezonun 11. bölümü olan Sometimes a great Notion tv’de yayınlandı ve linkler intenette var…

chief

Spoiler

4.sezon 10. bölümde nihayet dünyayı bulmuştuk, başta mücahit Starbuck ile Saylon kardeşliği, hemen arkalarında ise, başkan roslin, Adama ve Apollo var idi. Bulduğumuz yıllardır aradığımız dünya kelimenin tam anlamıyla bir toprak parçasından ibaretti, hayal kırıklığı ise çok büyüktü. 11. bölümde ise buldukları toprak parçasını incelemeye başlayan ekipteki bazı kişiler tuhaf şeylerle karşılaştı.

starbuckher-body

Starbuck kendi Raptor’unun seri numarasını bulduğu parçalardan birinde gördü ve bu izi takip etmeye başladı, Şef’imiz ise bir duvarın önündeki lekenin kendi cesedi olduğunu flashbacklerle analdı, öte yandan bir gitar bulan Sam onu 3. sezon finalinde duyduğumuz All Along The Watchtower’ı çalarken ki halini hatırladı, tüm bunlar oladursun, Apollo, Adama ve roslin gemiye döndüler ve Roslin içinde olan son ümidin de bittiğini düşünerek kendini odasına kapattı, Adama ise Albay Tigh’a doğru gidecekti Dee’nin kendisini Apolloyla görüştükten hemen sonra öldürdüğü haberini alarak..

samguitar

Starbuck ise gemisinin parçalarını Leoben ile bulmaya devam ediyordu. Leoben ise hiç bilmediği bir şeyler olduğunu sezdi, sonunda bir raptor omurgası buldular, ve Leobenle Starbuck omurgayı çevirdiklerinde Starbuck kendi cesediyle karşılaştı. Yanmış üniformasının içinde üstünde Thrace yazan metal pilot madolyonunu buldu… Bir sonraki sahnede onu kendi cesedini yakarken gördük evet…

starbuck-burn

Albay Tigh D’anna ile konuşurken ise kendisinin nasıl öldüğünü ve aslında karısı Ellen le nasıl burda yaşadıklarını hatırladı, burdan 5. saylonun Ellen olduğunu anladık yalnız kendi karısını öldürmek zorunda kalmamıştı Tigh, 5. saylonu öldüren de kendisiydi aslında…

dannatigh

Şimdi tam da senaryo beni daha da şaşırtamaz, müzikler beni daha da mutlu edemez derken, yeni bir bölüm çekiliyor ve her bölüm bir sonrakini aşıyor bu dizide, gerçekten izlediğim tüm şeyler içinde tartışmasız bir numaraya oturacak gibi geliyor ki, çok fazla dizi izliyorum bu oldukça aşikar… Bakalım önümüzdeki bölümlerde daha neler göreceğiz, bakalım hybrid’in dediği gibi Starbuck ekibimizi ölüme götürecekmi, yoksa bu dönüşlü tarih senaryosu, ilginç bir hareket ve ayrıntıyla rayından çıkıp, bambaşka yörüngelere mi oturacak… 13. koloni saylonlara aitmiş, onlar dünyayı bulmuşlar, yaşamışlar ve de ölmüşler, bakalım şimdiki ekibimiz ilerleyen bölümlerde neler yapacak.

dee

Çok şahane çok süper, siz de izleyin siz de beğenin buyrun… SO SAY WE ALL!!!                                                                         “Sonradan gelen edit”: saylon sevgimin son kanıtı olarak sizi SkyWalker’ın bloguna yolluyorum, buyrun ehue tık, tık.

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum

Şiddet Üzerine

Ocak 16, 2009 at 04:13 (forensic)

cogito-6-71

“Şiddet nedir, ne değildir”, “hangi koşullar altında şiddettir, hangi koşullarda değildir”i tanımlamaya çalışmak, şiddetin binbir yüzünden (ekonomik, toplumsal, antropolojik, sosyal psikolojik, biyolojik, vesaire) söz açmak yerine, size bir olayı hatırlatmak istiyorum:

Sineklerin Tanrısı (Lord Of The Flies) gibi bir romanın yazarı olarak Willam Golding’in 1983 yılında Nobel Edebiyat ödülüne değer görülmesi İngiltere’de pek çok ingilizi rahatsız etmişti. Romanda anlatılan şiddet dolu olayların yaşları altı ila on arası değişen çocuklar tarafından gerçekleştirilmiş oluşunu tam bir “saçmalık” olarak değerlendirmişlerdi. Çocukluk; saflığın, iyiliğin simgesi, insanın insanlaşmadan, şiddetle tanışmadan önceki durumu olduğu için çocuklara yönelik böylesi bir yaklaşımı “feci” bulmuşlardı. Yaklaşık 4 yıl önce İngiltere gerçek bir “Sineklerin Tanrısı” olayıyla karşılaşınca yine aynı ingilizler donup kaldı. Altı ve sekiz yaşlarında iki erkek çocuğu Liverpool’daki en işlek alışveriş merkezinde kaybolan beş yaşında bir başka erkek çocuğunu, annesine götüreceklerini söyleyerek elinden tuttular, hiç acele etmeden dışarı çıkardılar. Sıkça kullanılmayan, şehir merkezinden biraz uzakta bir tren yoluna götürdüler. İşkence yaparak öldürdüler. İşkencenin türü ve çücuğun nasıl öldürüldüğü gibi ayrıntılar/bilgiler basına hiçbir şekilde verilmedi. Ama yüzünde şaşkınlık dolu “garip” bir ifade olan üst düzey polis yetkililerden biri cesetle ilgili olarak ağzından şu sözcüğü kaçırdı: “mutilated” (parçalanmış)…

Bütün İngiltere sustu. İnsanlar nasıl tepki vereceklerini bilmiyorlardı, Liverpool halkı dışında. Çünkü onlar karşılarında iki küçük çocuk olduğunu unutup, gözleri dönmüş bir biçimde savaş çığlıkları atıyor, çocukların ailelerine lanetler yağdırıyorlardı. Küçük çocuğun cesedi bulunduğunda polis, gözü dönmüş, saçı sakalı birbirine karışmış sapık bir çocuk katili yakalamaya kendisini öyle bir programlamıştı ki, mağazadaki gizli kameralardan elde edilen görüntülerin incelenmesi sonucunda gerçek ortaya çıktığında bile buna inanamadı. Görüntüler yüzlerce kez izlendi, defalarca incelendi. Her iki çocuk da çocuk psikologları tarafından haftalarca sorgulandıktan sonra cinayeti kabul ettiler.

Olayın kendisinden çok daha korkunç olan, çocuklar mahkemeye zırhlı bir arabayla getirilirken, Liverpool halkının arabaya saldırışı ve çocukları parçalamak istediklerini bağırmalarıydı. Mahkeme boyunca içeriye basın mensupları alınmadı. Ama temsili resimlerde her iki çocuğun da kollarının altında oyuncak ayılarının olduğu ve sürekli ağladıkları görülüyordu. Karara varılmadan önce olayı açıklayabilmek, bu iki çocuğun bir başka çocuğu neden öldürdiklerini anlayabilmek için,  bilim adamları çok ter döktüler. Çocukların aileleri üç kuşak öncesine kadar araştırıldı. Hatta beyin tomografileri bile çekildi. Bazı psikologlar çocukların cinayet gününden bir gece önce “Child’s Play” adlı korku filmini seyretmiş olup olmadıkları olasılığı üzerinde bile durdular. Sonuç: Bu benzersiz olay anlaşılamadığı, bir açıklama getirilemediği için çocukların “toplum için tehlikeli” olduklarına karar verildi. Çocuklar öylesine küçüklerdi ki, kanun böyle bir durum karşısında çaresiz kaldı. Ama demokrasilerde çare tükenmez; her ikisi de ömür boyu çıkmamamak üzere ayrı ayrı özel hapisanelere kapatıldılar. Ölene kadar da bütün insanlardan tecrit edilecekler. Günlerce televizyonlarda, radyolarda ve basın organlarında şiddet’in tanımı yapılmaya çalışıldı, şiddet üzerine tartışıldı ve insanı şiddete yönelten etkenler birer birer incelendi. Uzmanlar saatlerce süren gürültülü tartışmalar yaptılar. “Çocuklarda ölüm kavramı yoktur, bu nedenle zarar vermeyi bilmezler ve şiddet tanımları yoktur. Kedinin kuyruğuna teneke bağlamak, sineklerin kanatlarını kopartmak gibi alttan alta şiddet içeren davranışlar onlar için doğal davranışlardır” açıklamaları olayı “bilimsel olarak” bile açıklamaya yetmedi.

Sürekli gelişmeyi, sofistike bir uygarlığın en uç noktasına ulaşmayı gözüne kestirmiş olan insan, ardına bakıp şöyle diyor: “Ben ilkel bir hayvanken, şimdi uygar bir insanım. Kadınları cadı diye diri diri ateşte yakmıyorum, engizisyon mahkemelerini ortadan kaldırdım, artık zamanımın yüzde yetmişini savaşarak geçirmiyorum, idam tekniklerim çok daha uygar, atom bombasını keşfederek anında ölüm vaadediyorum, saldırganlık içgüdülerimle başa çıkabiliyorum ve şiddet’i bir kavram olarak tanımlayabiliyorum…”

İnsan yoketme ve saldırganlık güdüsünü ehlileştirebilecek mi? Yoksa neyi, niye yaptığını anlamaya çalışırken kendini sürekli değiştirmeye çalışırken, kendini sürekli değiştirdiği için hiçbir zaman kim olduğunu anlayamayacak mı?

Özlem Solok, Cogito, Kış-Bahar’96

Tezimde şiddet üzerine de oldukça fazla çalışacağım, ama bu önsöz niteliğinde yazılmış olan yazıyı okuyunca sizlerle paylaşmak istedim Lord Of The Flies, seneler evvel filmini izlediğim bu kitap insan doğasıyla ilgili oldukça çok şey anlatıyor bizlere. Zaman içinde kitabı ayıplayanlar bile o olaylara şahit olabiliyorlar. Peki ben şiddet içinde mi büyüdüm, bilmiyorum bu sorunun cevabı nedir ama çok şiddet içerikli olaya şahit olduğumu biliyorum. Yıllar içinde tedirgin ve gergin bir hal de aldım zaman zaman. Ama Adli Tıp’ta master yapmaya başlayalıdan beri o kadar çok olay gördüm, okudum, inceledim, irdeledim, öyle şiddet resimleriyle karşılaştım ki, hatta bir ömre yetebilcek kadar ceset gördüm ki, biri bana yıllar evvel sen işte bunlarla karşılaşacaksın deseydi şaşar kalırdımne yalan dicem. Karşılaştım evet, başıma gelmedi çok şükür bu olaylar ama herbirisinin ayrı ayrı travmasına maruz kaldım. Bir de yukardaki anlatılan vakaya bakıyorum da insanlık kendini nerde konumlandırıyor böyle olaylar karşısında diye düşünüyorum acı acı, şiddet tam olarak neremizde diye düşünüyorum. Her geçen gün yeni savaşlar, eski savaşlar ve binlerce ölüme şahit oluyoruz da ekrandan, neden kendi kendimizin rahatını bozuyoruz diye düşünüyorum. Cevabı bilmiyorum. Şiddeti neremizde saklıyoruz bilmiyorum. İçimizdeki karanlığa kaçımız bakabiliyoruz, kaçımız onun farkına varabildik bilmiyorum. Bildiğim tek şey ise, daha oldukça uzun bir süre bu soruların üzerine kafa patlatacağım ayrıntısı. Yardımlarınızı paylaşın ey güsel insanlar, şiddet dolu evet insan, ama merhamet de var, sevgi de var, imece bile var, yine de ne nerde bilmiyorum, buna bir son verebilir miyiz bilmiyorum, 96 yılında yani tam 12 yıl evvel yazılmış bu yazı günümüzde de hala güncelliğini koruyor. Sanki dün yazılmış gibi adeta, sanki bu İsrail, Gazze sıcak gelişmeleri için addledilmiş gibi çok enteresan değil mi. Son olarak da söyleyebileceğim ise bu iyi bir şey olamaz, yineliyorum, bu iyi bir şey olamaz…

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum

2009 ve savaş…

Ocak 13, 2009 at 14:53 (earth)

afc6

Aslında çok umutluydum, bir yıldan beklenti ile bahsetmek insani bir yanılsama, bir ilüzyondur evet, ama ben umutluydum işte. Ama savaşla başladı 2009, 2008′in bütün o adeta meymenetsiz havası, bu yıla da taşıverdi işte. Savaş evet, 2003′te de savaş vardı, geceleri uyuyamaz olmuş, haber izleyemez, gazete ve dergi okuyamaz olmuştum, bunun tek sorumlusu Amerika değildi, onlar da zaten çok da memnun kalmadılar Irak’a girmekten, sonradan bu sözleri de duyduk onlardan, başka sorumlu durumlar da vardı, ah kötü yıldı 2003 de çok fenaydı, çook. Öte yandan Irak savaşının bir medya kurgusu olduğu söyleniyordu. Gerçekten de pek bir şey görmüyorduk savaş başlığının içini dolduracak kadar, sağa sola koşuşturan insanlar, ışık oyunları şeklinde gözlemlenen ama nerelere gittiği bilinmeyen gece bombardımanları,  sürekli açıklama ve tehdit beyanlarında bulunan bi takım sözde liderler dışında neler olup bittiğini çok da bilmiyorduk. Nükleer füze arayışı da hayalkırıklığı ile sonlanmıştı malum, Amerikalılar elleri boş dönmüş de sayılırdı. Ama Gazze’de yaşananlar öyle değil, bir kamera oyununa da benzemiyor, nokta atışı yapabilen hayalet uçaklar yaratabilen teknolojiye sahibiz artık, ama hala kadınlar ve çocuklar ölüyor. Savaşı engelleyebiliriz diyemiyorum, çünkü insan hem iyi hem de kötüdür, insanın olduğu yerde kaos vardır, suç vardır, biz böyle şeylere müsait bünyelerle doğarız evet ama mesela madem engelleyemiyoruz savaştan bıkabiliriz topluca, buna ne dersiniz, bu sadece bir öneri olarak da kalmasın, her topluma savaştan bıkmayı zorunlu kılalım olmaz mı? Şimdi İsrail’in nüfusunun büyük çoğunluğu Yahudilerden oluşuyor evet, yazmayayım diyorum, etnik ayrım yapıyormuşum, ırkçılık yapıyormuşum gibi algılanacak diye korkuyorum, ama dayanamıyorum… Hitler II. Dünya Savaşında, hep Yahudilere saldırdı evet, o kadar çok öldürdüler onları, öyle bir kıyım hatta deyim yerindeyse temizlik yaptılar ki, cesetlerini toprak kabul etmez oldu, onlar da trenlerle başka yerlere gömmek için ceset taşıdılar. Biz bugün o dönemin görüntülerine hala baktığımızda insanlığın aslında yıllar evvel öldüğünü görebiliyoruz. Öyle bir felsefe sahibi olmuş ki yahudi halkı, derler ki kolay kolay piyano çalmazdı onlar, keman tercih ederlerdi, olası bir nefret fırtınasında, saldırıda ya da savaşta, kemanını alıp kaçabilmek kolay diye, ekmek parasıyla kaçabilmek için işte. Ya da ticarette iyiydiler, çocuk yaştan yetiştirilirlermiş bu konuda, usta-çırak ilişkisi çerçevesinde. Şimdi bakıldığında dünyadaki pek çok büyük kuruluş, pek çok kaliteli mal, hepimizin kullandığı şey bu kişilere ait dolayısıyla yaptıkları şeyler işe yarıyor gibi de görünüyor evet.

normal_fecalfallweb

Ama bugün günümüzde ne eksik dendiğinde, “empati” kelimesinin önemini vurgulamak isterim, yıllar boyunca savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu o kadar acı derslerle algıladı ki bu halk, asla yapmamaları gerekirdi böyle bir saldırı, ders almalılardı çok değil 60 küsür yıl evvel başlarına gelen olaylardan ki, çoğunun anne babasının kesin bire bir şahit olmuşluğu vardır Hitler saldırılarına. Şimdi ne değişti diye düşünüyorum, bu insan yahudi kişileri, neden ders çıkarmak bilmiyor, neden anlamıyor birilerini öldürmenin iyi bir şey olmadığını diye düşünüyorum, neden koskoca bir halk, neden empati kuramıyor, yaşadıklarından ders çıkaramıyor diye düşünüyorum. Sonra ne buluyorum biliyor musunuz, koskoca bir hiç. İşte cevabım bu. Dünya tarihinin hristiyanların yahudilere saldırması, sonra da yahudilerin hristiyanlardan intikam alması şeklinde döngüsel mücadelelerle dolu bir tarih olduğu söyleniyordu bir filmde. Gerçekten de öyle galiba, ben İsraili içimde affedemiyorum, içimde düşünüyorum, haklı neden göremiyorum, çok üzgünüm, ben bu halkı sevmiyorum, her zaman savaşma, saldrma, komplo teorilerinde başı çeken bu halk böyle dünyanın gerekirse en güzel ülkeleriyle birlikte dünyadan kopsun, ve de bir kaç galaksi ötemizde yaşasın orda tüm zengin kaynaklarıyla, herbişiyleriyle yaşasın, dünyaya daha fazla zarar vermesin istiyorum, hem kimse de onlara saldıramaz ne güzel, din yaymak gibi bi kaygıları da yok zaten eskiden beri, ohh hür ve özgür olarak yaşasınlar işte ne olcak. Ama tarihe bakıyorum da bu da yetmez gibi geliyor. Bu dünya yıkılsın ama bize birşey olmadığı sürece şikayetimiz yok anlayışı, iki galaksi ötede de olsalar yine uzun menzilli füzelerle, ne biliyim yeni başka icatlarla, birilerine musallat olmayı başaracaklar gibime geliyor yine, çünkü vazgeçen bir halk değil asla, ve sonra yine birileri onlara kıyım yapacak, ve sonra yine ders almayacaklar, ve yine saldıracaklar biliyorum. Bunları bilmek için sadece insan olmak, takip etmek yeterli ama beyaz tavşanı değil, barut izini, kan izini, mavi kelebekleri…

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Thom Yorke & Radiohead

Ocak 5, 2009 at 23:56 (duyyyy, performans)

thom-yorke

7 Ekim 1968 Northamptonshire İngiltere doğumlu olan Thom Yorke 6 yaşına kadar 1 gözü olmadan yaşamıştır ve gözünü korsanlarınkini andıran siyah bir bantla kapatarak insanların arasında dolaşmıştır. O günlerde mi creep şarkısını kafasında yazmayı planlamıştır bilinmez ama, düşünmekte yarar vardır. İlkokulu genelde ona eziyet edici bir havayla bitirirken, 10 yaşında ilk grubunu kurmuştur. Daha sonra bir engelliler okuluna kaydettirilen Yorke bu okulda da zor günler geçirir ve depresif bir kişilik geliştirir. Exeter Üniversitesinden Edebiyat ve Sanat Tarihi okuyan Yorke, Radiohead grubunun üyeleriyle de erken yaşlarda tanışır. Üniversiteye girmeden evvel bir dönem bir akıl hastanesinde şizofrenlerin koğuşunda hasta bakıcılık yapan Yorke’un hastane eşrafı tarafından çok sevildiği ve tüm gün şizofrenlerin peşinden koşarak, bunu niye söyledin diye meraklıca bazı şeyleri anlamlandırmaya çalıştığı ise dikkat çekici bir durum olmuştur. Yıllar sonra şarkılarına koyduğu bazı anlamsız sözlerin yine bu şizofrenler tarafından söylenen anlamsız cümleler olduğu düşünülmektedir. 20li yaşlarda tanıştığı sevgilisiyle yaşadıkları çok feci bir araba kazasının ardından arabalardan korkmaya başlamıştır. Birsürü şarkısında da bu korkunun izlerine rastlayabilir (Airbag, Killer Cars, Stupid Car) pek çok yere trenle gitme isteğinin hem küresel kriz hem de taşıt fobisi yüzünden olduğunu söyleyebiliriz. 1990′lı yıllarda çıkardığı ilk albümünden sonra medya ona bir sonraki intihar edecek vaka ile karşı karşıyayız söylemleriyle baksa da o hiç böyle düşüncelere sahip olmadığını anlatmaya çalışmıştır. Thom Yorke’un pek çok ilginç sözü az sayıda olan reportajlarından bize ulaşmıştır; “it’s easy to be miserable, being happy is tougher and cooler”, “us on hard drugs, that would be horrible, we’d probably end of sounding like Bryan Adams”, gibi sözleri az çok, onun kişiliği hakkında bize ipucu vermekte, nasıl doğuştan drug’lı olunur bize bunu göstermektedir eheh. Tony Blair’in Thom Yorke’dan destek istediği ve kendisini küresel krize önlem alıyormuşcasına lanse etmelerini teklif ettiğini biliyoruz bunun üzerine teklifi sert şekilde reddeden Thom Yorke’un grubuyla birlikte protesto konserleri gerçekleştirmesi de politik kimliklerini gözler önüne serer.

 radiohead

Şimdi tabiki Thom Yorke’u Radiohead grubundan ayrı olarak anlatmam biraz saçma gelebilir, çünkü Johnny Greenwood, Colin Greenwood, Ed O’Brien, Phil Selway’le birlikte Thom Yorke da grup üyelerinden sadece biridir. Tüm dünya için ön plana çıkmasının nedeni sesi, projelerdeki ağırlığı ve görüntüsüyle ilgilidir kanımca.( Yoksa Johnny Greenwood neredeyse tüm enstrümanları çalıp organize eden kişidir, kimseye haksızlık ediyorum, grubu bölüp parçalıyorum gibi görünmesin.) Grup 1986 yılında On a Friday adı altında (ki bu isim, okulda tek boş saatleri olan cuma günü birlikte çalışmalarına ithafen kullanılmıştır) 1991 yılında bir şarkılarında ki Radiohead sözüne ithafen isimlerini değiştirmişlerdir. Grup 1992 ylında Creep single’ı (yanılıyorsam destek edin) çıkana kadar canlı performanlar sergilemiş ve pek çok yapımcının dikkatini çekmiştir. Bu şarkı çıktığında ise bazı radyolar çok depresif buldukları için şarkıyı çalmayı reddetmişlerdir. Şubat 1993 yılında Pablo Honey albümleri çok kısıtlı bir bütçeyle de olsa çıkmıştır nihayet ve Creep, Anyone Can Play Guitar, Stop Whispering şarkılarıyla dikkat çekmişler, yine de Creep dışında pek tanınmamışlardır. İkinci albümleri The Bends ise 1995 başında ancak çıkabilmiştir. The Bends tüm dünyada ses getirmiştir, Street Spirit, The Bends, Just, Fake Plastic Trees, High And Dry albümün öne çıkan parçalarıydı, uzun süre çok beğenildiler, tüm dünyada tanındılar, hatta Japon versiyonuna Killer Cars ve How Can You Be Sure diye 2 parça daha eklediler, 1995 sonlarındaysa bir yardım albümü yaptılar, tek parçalık Lucky işte böyle ortaya çıktı (Savaş çocuklarına yardım için).

foto-18071

Daha sonra B Sides yayımlandı, çoğu konser kaydıydı ama bizim duymadığımız birsürü parça bu yayımda yer aldı. 1997′ de bir devrim niteliğinde sayılan OK Computer albümü geldi ve gelmiş geçmiş en güzel gitar sololarının en güzel vokallerin bu albümde olduğu dillere yerleşti. Kliplerine de daha bir özen gösterilen bu albüm Radiohead’in bir efsane haline dönüşmesine öncülük ediyor gibiydi. Bu albümde diğerlerini de aşan isyankarlıklar içeren şarkılar vardı, Fitter Happier hemen göze çarpıyordu, bi makintosh’un sesinden kaydedilen bu şarkı adeta modern Simmel bireyine bir gönderme yapıyor gibi duruyordu, Paranoid Android’deki gitar soloları daha önce pek görülmemiş türdendi ve Bir Otostopçunun Galaksi Rehberinden esinlenildiğine dair rivayetler vardı, Karma Police oldukça dikkat çekiyordu, Airbag yine araba korkusu uğruna yazılmış ve bestelenmişti, ve ayrı ayrı her şarkı hep bir ağızdan söylenen birer kült oldu. Bazı dergiler tüm zamanların en iyi albümü olarak seçmişti bile Grammy de kazandılar evet.  1999 yılında ise bir belgesel film, “Meeting People is Easy” geldi,  OK Computer turnesinde grubun başına gelenler, bazı klip çekimlerinin arka yüzlerini bu belgeselde görmek mümkündü belgeseli Grant Gee çekmişti.

1999′da da Kid A geldi, yine çok farklı bir albüm vardı karşımızda, bu albimde özellikle Morning Bell ve Everything in it’s Right Place çok ilginç parçalar olup, Radiohead ekibinin turnelerden ötürü biraz delirmeye başladığının da bir kanıtı gibidir. Idioteque, How to Disappear Completely, Motion Picture Soundtrack (Romeo&Juliet) sevilen parçalar içindedir, tarzları da daha bir elektronik olmuştur, artık bu ne demekse eheh…

2001 Haziran’ında ise Amnesiac adında bambaşka bir albüm daha çıkmıştır. Bu albümde Knives Out, I Might be Wrong, You and Whose Army, Life in a Glasshouse gibi şarkılar, albümdeki diğer yazmadığım parçalar gibi çok güzellerdir, başarılar Grammyler ve turneler devam etmektedir. Bir de konser albümü çıkmıştır yanılmıyorsam 2001 sonunda I Might Be Wrong adı altında ve 8 parçadan oluşur albüm, daha önce dinlediğimiz şarkıların live versiyonları vardır burda ama örneğin True Love Waits adı altında bir B sides parçası da kulaklarımıza çarpar hemence (i’m not living, i’m just killing times diyebilmişler işte, önemli çok). Daha sonra Hail to the Thief albümüyle tekrar kaşımıza çıkmışlardır, Haziran 2003. Bu albümde de özellikle There There, Scatterbrain, 2+2=5(ki şarkı Bush’un oy hesaplarına bir gönderme içerir) çok sevilen şarkılar arasındadır, tıpkı diğer parçalar gibi… Albümde 11 Eylül olayları, Afganistan’da olan biten savaş durumları, elemanları oldukça etkilemiş görünüyor.

thom-yorke-the-eraser-365177

2006 yılında Thom Yorke grup elemanlarının da katkılarıyla solo bir albüm çıkardı The Eraser. Bu albüm bana diğerlerine oranla daha protest bi albüm gibi geldi, bir lap top mucizesi olarak kabul edilen albümde, özellikle, Atoms For Peace, Harrowdown Hill, Analyse, Black Swan oldukça beğenildi. Thom Yorke dağılmadıklarını, yeniden albüm yapacaklarını defalarca tekrar etmek durumunda kaldı evet…

2007′de ise In Rainbows albümünün ilk bölümü geldi, ilk bölümde özellikle, Jigsaw Falling into Space, Reckoner, Nude, All I Need, Videotape albümde dikkat çeken parçalardı, 2. bölümde ise Down is The New Up ilgileri hemen üstüne çekti… Abümü ise internetten kim ne kadar verirse o fiyata satmaları oldukça ilginçti. Zaten Thom Yorke’a albümünüz daha çıkmadan internete sızdı ne yapmayı düşünüyorsunuz diye sorulduğunda; “ya keşke bir ay bekleyip sonra indirselerdi, şarkılarda düzeltilecek yerler, eklenecek aranjeler var, şimdi hep o versiyonuyla bilecekler diye korkuyorum” diye cevap vererek, bize düşüncelerini açıkça anlatmıştır.

radioheadinrainbowsvp7

Şimdi yeni bir albümün kayıtları bitmiş deniyor, bazı sitelerde dedikodu olarak dolaştığını gördüm, kendi adıma hemen çıksın istiyorum yeni albümleri de, o kadar çok seviyorum, öyle çok dinliyorum ki, Down is the New up evet, hiç bir estetik kuralına uymayan bu grup, müzik ritimlerini de alt üst ede ede, herbişiyin dengesini bozsunlar, deforme etsinler, sonra yeniden kolajlayıp birleştirsinler istiyorum, bana gösterilen gerçeği değil de, olanları göstersinler, dinletsinler istiyorum, Just klibindeki yerde yatan adamın yerde yatma sebebini suratıma haykırsınlar istiyorum… Lucky şarkısındaki gibi, beni gerçeğin gölünden çekip çıkarsınlar istiyorum, şimdiye kadar duyduklarımdan farklı birşeyler daha duymak istiyorum… Öte yandan U.N.C.L.E ile Rabbit in Your Headlight, Björk’le de I’ve Seen It All adlı bir parça da söylemiş Thom Yorke, daha birsürü şarkısı var farklı ama bunlar çok güzel. Özellikle I’ve Seen It All gerçekten mükemmel bir düet, biyerlerden bulun bi dinleyin ha vereceksiniz… Tüm bunların dışında dağınık ve bölük pörçük yazılar yazıyorum özellikle çok sevdiğim şeyler hakkında bunu da farkettim, sanırım anlatacak söz bulamıyorum pek, çok fazla yerini beğenip herşeyden bahsedemiyorum sanırım, sizin ekleyecekleriniz olursa lütfen söyleyin, yazın, çünkü sanki ne yazsam tam olmuyor, neyse işte bir yazıdan daha bu kadar …

Edit: Radyokafa çizimi için Minisker kişisine teşekkürü bir borç bilirim, elindeki kağıtta da Fake Plastic Trees yazıyor eheh =))

Kalıcı Bağlantı 5 Yorum

Everyday is like Sunday

Ocak 4, 2009 at 14:50 (Pazar Yazıları)

 normal_so_sally_can_wait_by_nininunino

Pazar günlerini atlatmak zordur, birsürü insanda bulunan Pazartesi Sendromuna inat ben de Pazar sendromu var, zaten birsürü yıl evvel Morrisey de söylememiş mi yine blue içerikli bir şarkısında buyrun;

Everyday is Like Sunday

Trudging slowly over wet sand
Back to the bench where your clothes were stolen
This is the coastal town
That they forgot to close down
Armageddon - come Armageddon!
Come, Armageddon! Come!

Everyday is like Sunday
Everyday is silent and grey

Hide on the promenade
Etch a postcard :
“How I Dearly Wish I Was Not Here”
In the seaside town
…that they forgot to bomb
Come, Come, Come – nuclear bomb

Everyday is like Sunday
Everyday is silent and grey

Trudging back over pebbles and sand
And a strange dust lands on your hands
(And on your face…)
(On your face …)
(On your face …)
(On your face …)

Everyday is like Sunday
Win Yourself A Cheap Tray
Share some greased tea with me
Everyday is silent and grey

Morrissey

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum