Coraline: Be Careful What You Wish For!

Mayıs 29, 2009 at 20:10 (sinema, spoiler)

Foto-2276

Neil Gaiman’ın aynı adlı kitabından sinemaya ilk 3 boyutlu Stop Motion Animasyon olarak uyarlanan bu yapıt hem ailecek izlenebilecek, hem de çocuk kalmış yetişkinler için güzel bir seyirlik olabilecek türden bir film. Sadece Coraline kuklasının yapımının filmdek görüntüyü vermesi adına 3-4 ay sürdüğü söyleniyor, yine hem coraline hem de annesi için binlerce yüz ifadesi ve onlarca kukla kullanılmış.

Foto-2220

Film sihirli bir dünyayla açılıyor, harika renkler ve desenler bol keseden etrafa saçılmış uçuşuyor. Biraz çok bilmiş olan Coraline kızımız, ailesiyle yeni bir eve taşınıyor, arkadaşlarını geride bıraktığı için oldukça üzgün, annesiyle babası sürekli bilgisayarda çalıştıkları için son derece mutsuz. Evde tek başına ne yapacağını bilemeyen Coraline’in en büyük eğlencesi yeni evlerinin bahçesini keşfe çıkmak.

Foto-2231

Apartmanda yaşayan diğer komşular oldukça tuhaf, Miss Spink ve Miss Forcible tiyatrodan emekli olmuş, köpeklere oldukça düşkün, kaba tabiriyle deyim yerindeyse iki adet kokana teyze, evleri sanki bir sahneymişcesine sürekli kibirle tartışan bu iki sevimli kadın Coraline’e yardım elini uzatmaktan çekinmiyorlar =)

Foto-2271Coraline’in büyük tehlike altında olduğunu düşünen bu iki sevimli ve garip karakter, ona kendini koruması için yeşil delikli bir taş veriyorlar, ve sanki bu taş herşeyi çözecekmişcesine Coraline’i evlerinden oldukça çaresiz bir hissiyatla uğurluyorlar. Delikli taşın hiç bir özelliği olmadığını düşünen Coraline evin yolunu tutuyor. Ama hikayenin sonlarına doğru bu taşın önemini hepimiz farkediyoruz.

Foto-2265

Konuşmalardan birinde ona bahçedeki kuyudan uzak durması söylendiği için hemen oraya yönelen Coraline, kendine yeni arkadaşlar edinmeye başlıyor bile, adı sadece Kedi olan bir kedi sanırım onun ilk arkadaşı, sonra da hemen arkasından Wybie ile tanışıyor. Wybie,  Coraline’lerin evinin sahibi olan büyükannesiyle beraber yaşıyor, büyükannesi wybie’nin Coraline’lerin apartmanına girmesini yasak etmiş, söylediğine göre daha önce orda kızkardeşiyle birlikte oyun oynarlarken kız kardeşi kaybolmuş ve bir daha hiç bulamamışlar, orası tehlikeliymiş.

Foto-2226

Film burdan sonra Coraline’in evde küçük bir kapı bulmasıyla ve o kapıdan rüyalarında içeri girip düğme gözlü diğer anne ve babasıyla tanışmasıyla sürüyor, diğer anne babası mükemmel yemekler yapan, Coraline’le nasıl oynanacağını bile çok sevimli insanlar.

Foto-2247

Bu diğer dünyada diğer komşular olan insanlar hala tuhaf olmakla birlikte oldukça eğlenceliler, Miss Spink ve Miss Forcible sürekli köpeklerin bulunduğu bir tiyatroda bir takım oyunlar oynarken, Mr.Bobinsky’nin sürekli bahsettiği zıplayan fareleri de oldukça eğlenceli bir gösteri gerçekleştiriyorlar.

Foto-2275

Bu tanışmadan gayet hoşnut olan Coraline için ise eğlence, ona diğer annesinin iki adet düğme hediye etmesiyle son buluyor, Coraline’in onların yanında kalabilmesi için gözlerinin yerine düğmeler dikilmeli…

Foto-2254

Kısa süren bu mutlulukları Coraline’in evine dönmesine sebep oluyor, anne ve babasını evde bulamayınca da diğer anneye karşı bir savaş başlatıyor, Kedi’nin de yardımıyla ona bir oyun teklif ediyor, Coraline kazanırsa diğer anne onları serbest bırakacak, eğer kaybederse, düğme gözlere razı olacak. Bu andan itibaren hikayemiz Coraline’in cesareti ve bazı kapıların hiç açılmaması gerektiği anafikri üzerine yoğunlaşıyor…

Foto-2244

Gelelim filmimize ve kitapla olan ilgisine, Coraline: The Secret Door kitabı Neil Gaiman’in yazarken en zorlandığı kitaplardan biri olmuş, çocuklar için oldukça eğlenceli ve fantastik gelse de yetişkinleri kokuttuğu bir gerçek, küçük kızınızın dışarda bir yerlerde sizi kurtarmak için şeytani güçlerle savaştığını düşünün ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çizimler, renkler, motifler, hemen herşey kitapla uyum içerisinde ilerliyor, sanki okuduğumuz tasvir edilen dünya bir anda gözlerimizin önüne seriliyor, solanlarda 3 Boyutlu olarak izlenebilen bu filmi inanılmaz güzellikteki Stop-Motion animasyonu kaçırmamanızı tavsiye ederim, biraz eğlenmak için harika bir fırsat, masalsı bir görsel şölen… Seslendirmeleri ünlü çocuk oyuncu Dakota Fanning ile Desperate Houswives’tan Susan Myer olarak bildiğimiz Teri Hatcher yapmış, bu ikilinin sesleri bilgisayar ortamında birbirlerine en yakın ses olarak tespit edildiği için böyle bir seçim yapılmış ufak bir bilgi.  Şimdiden iyi seyirler…

Foto-2270

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Fringe (2008)

Mart 29, 2009 at 16:35 (forensic, spoiler)

fringe-olivia

2008 yılının sonlarına doğru başlayan bu dizi serisi, ara ara kulağıma çalındı.  Lost’un yaratıcılarından J.J. Abrams’ın hemen jenerikte gözüme çarpmasının ise bir tesadüf olduğunu sanmıyorum. Posibility is everything sloganlı dizinin pilot bölümünün açılış sahnesi bir uçakta başlıyor, bu durum bize oldukça tanıdık gelse de ilerleyen bölümlerde farkediyoruz ki, biraz lost biraz da x-files karışımı dizimiz, oldukça farklı bir hikayeyi bizlere taşıyor. jenerik olrak ise x-files benzeri imgeler kullanılmış, 6 parmaklı insan eli, paranormal olaylar dizimizin temel taşları arasında.

the-fringe

Dizimiz sarışın güzel bir ajanla onun ortağı ile olan ilişkisini gözlemlememizle başlıyor. hemen ardından çalan telefonlar ikilinin uçağın düştüğü yere doğru ayrı ayrı ilerlemesiyle hız kazanıyor. Uçakta kendiliğinden zombileşen insanlar uçağın pencerelerine doğru eriyip akmışlar ve kapılar kapalı. Tüm bu garip olayları araştırmaya çalışan ekibimiz ise sarışın güzel ajanımız Olivia Dunham’ın ortağının da hatalık kapmasıyla devam ediyor. ortağını iyleştirmek için akıl hastanesinde yatan Walter Bishop’u çıkarmaya çalışan dunham, onun oğlu olan bir başka Bishop’la uğraşmak zorunda. Bu ikinci Bishop ise bizim Dawson’s Creek dizisinden tanıdığımız Joshua Jackson2un ta kendisi.

Dizi nedense benim için bu oyuncu seçimiyle biraz kırılıyor ve farklı bir görünüme bürünüyor. hem sıkıcı hem de oldukça döngüsel olaylar dizgisi ard arda sıralanıyor. her filmin başında garip ve açıklanamayan bir olay oluyor, Walter Bishop her olayda biraz deli de olsa, kendi yaptığı bir formülün benzerini yakalıyor, ve olayı çözüyor. Ölen insanların hafızalarına girmek, 6 saat boyunca mümkün, bir başka insanın rüyalarına gitmek, oldukça olası, tüm bunların dışında Massive Dinamic adlı bir ilaç filması tüm dünyayı ve garip olayları adeta yönetiyor.Olivia Dunham karizmatik bir kadın ve izlemesi zevkli, öte yandan çatlak professörümüz Walter Bishop’ta dizinin sıradanlığını bozar nitelikte eğlenceli bir adam, herşeyi görüp, bir ölünün zihnini konuşturup, 190 IQ sahibi olmak suretiyle yine de hiç bir şeye inanmayan Peter Bishop ise bizi yoruyor ve fazlasıyla sıkıyor.

lancereddic

Lance Reddick ise film boyunca Dunham’ın patronu olarak karşımıza çıkıyor. Bu adamı Lost’ta özellikle Lock’lu bölümlerden hatırlayabiliriz. Lock’un tekerlekli sandalyesini iten hastabakıcı rolünde, ya da Lock’un şöförü rolünde görmemiz mümkün bu adamı, hatta sen kimsin diye sorduğunda Locke, ben insanların gitmek istedikleri yere gitmesini sağlayan kişiyim diye cevaplamıştı, ne yazık ki 5. sezonda, Benjamin Linus tarafından öldürüldüğünü sanıyoruz ama cesedini görmeden inanmam hatta görsem bile zor.

Dizi bazen yükselen temposu ama olayların çözülüş şekillerinin basit ve sıradan oluşuyla bize kendini hafif zorla da olsa izletmeyi başarıyor. bir yerlerden bulup izlemenizi tavsiye ediyorm. Ama ne Lost’un ve de özellikle de X-Files kültünün yancazına bile yaklaşamıyacağını özellikle vurgular, diziyi bu ikisine benzetenlerin dizideki taklit öğelerden ötürü olduğunu vurgukar, tüm bunlara rağmen diziyi özellikle X-Files’la kıyaslayanları da derinden kınarım.

theobserver

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

The Fountain (2006)

Mart 29, 2009 at 16:02 (re-act, sinema, spoiler)

kaynakpg2

Darren Aranovsky’nin yönetmiş olduğu bu filmi bu kadar geç izlemiş olmamın nedeni biraz da festival biletlerimin işlerim dolayısıyla yanmasından ötürüdür. Yönetmenimizi Pi, Requem For A Dream, The Wrestler filmlerinden hatırlayabiliriz hemence, hatta dedikodu yapmak gibi olmasın ama 2010 yılında bir de Robocop çekme kararı almış yönetmenimiz, ayrıntılar konuşuldukça buradan duyuracağım.

Filmde Hugh Jackman ve Rachel Weisz hemen dikkatimizi çeken oyuncular oluyor. zaten film süresi boyunca genelde ikisine odaklanıyoruz ama başrolde her zaman izzy’nin fısıltı halinde “Finish it!” diye ısrarladığı hikaye var. Filmimiz 3 hikaye şeklinde izleyicilere aktarılıyor. Öncelikli olarak saçlarını kazıtmış bir Hugh Jackman görüyoruz ve onun bir ağacın dibinde meditasyon yapmasına bakıyoruz. ağaç oldukça yaşlı ve enteresan geliyor gözümüze, Tommy ağaçla konuşuyor, çok az kaldı dayan diyor, burası dünya değil yıldızlarla çevrili uzayda biryer. Bunu anlamıyoruz, derken hemen arkasında, beyaz kar kıyafetleriyle izzy beliriveriyor ve ona, yılın ilk karı yağıyor, hadi benimle gel diyor, tommy gelemeyeceğini belirtiyor, izzy’nin ısrarları fayda etmiyor.Bu sırada hugh jackman’ın saçlarının uzadığına şahit oluyorz, mekan ise hastane koridorları ve izzy yine kar kıyafetleriyle ve dışarıya çıkıyor, tommy’nin doktor olduğunu birazdan gireceği bir ameliyatta anlıyoruz, özenle ameliyat ettikleri şey bir maymun, derken Tommy’nin aklına önceden hazırlmış oldukları bir ağacın özünden oluşan formülü bir başkasıyla karıştırmak geliyor ve bunu maymuna enjekte ediyorlar. sonraki sahnelerde ise izzy’nin beyninde ölümcül bir tümor  olduğunu ve tommy’nin bu tümörü küçültmek adına bir takım formüllerle uğraştığını görüyoruz. Bir yandan da ortaçağ İspanya’sında bir prensesin (yine Rachel Weisz) adamlarını (liderleri Hugh Jackman) hayat ağacını bulmaya yolladığını ve engizisyondan kaçmak için tek çarenin ölümsüzlük olduğunu söylediğini duyuyoruz.

fountain

Tüm bunlar olurken izzy ve tommynin birbirlerine olan tutkularını, izzy’nin ölümün anlamını çözmesini ve tommy’nin bunu kabullenememesini izliyoruz. İspanyada geçen hikayenin ise izzy’nin kitabının bölümleri olduğunu yavaş yavaş farkediyorz. kitabın son bölümünü kocasının yazması için boş bırakan izzy, zaman zaman bir hayal şeklinde, fısıltıyla tommy’e “finish it” diyor. tommy ise “nasıl biteceğini bilmiyorum” diye cevaplıyor, izzy ise “biliyorsun” diyor.

görüntülerin inanılmaz bir akıcılıkla gözümüzün önünden geçtiği adeta kadife tonlarına olan bu filme eşşiz güzellikte müzikler eşlik ediyor. Hugh Jackman’in da oyunculuğunun güzelliğinden bahsetmeden geçemeyeceğim, öyle sade öyle doğal ki, hemen hikayenin içine kayıveriyor, 3 ayrı hikayeye de kayıtsız kalamıyorsunuz. bazen ters bazen de düz ama karmaşık açılarla filmi bizlere aktaran Darren Aranovsky’nin bence son yıllarda yapmış olduğu en iyi çalışma bu film. Filmin sonuyla ilgili spoiler vermek istemiyorum, herkesin izlemesi görmesi gerekiyor ama, geçekten öyle çok beğendim ki, beğenimi sözlerle anlatabilmek oldukça zor. bir daha ve bir daha izledim evet, sizlere de tavsiye ediyorum, elif ve mehmet’e de bana ısrar ettikleri için teşkkürü borç bilirim efendim…

thefountain7

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Sır Dosyası(1998-1999)

Mart 13, 2009 at 02:16 (performans, spoiler)

sir-dosyasi

Taylan Biraderler İftiharla sunar evet, gururluyum, ben ilk bu projeyle tanıdım bu Taylan Biraderleri ve işleriyle iftihar etme meziyetlerini ki bence bu diziyle etmeliler de. Bi düşünün ben o dönem orta üçteyim ya, kimsenin rakamlara ihtiyacı yok ey okuyucu boşgeç onları, ama küçük sayılırım yahu, türk ekranlarında ilk defa 16 mm lik sinema filmi kullanılarak çekilmiş diziydi ki bence Yaprak-Durul Taylan kardeşlerin şimdiye kadar yaptığı en iyi iştir.

Taner Birsel’in Sedat karakterini canlandırdığı ve ilk bölümünde bu polis kişisinin Mavi Büroya atandığını görürüz. Evet dizimiz bariz bir şekilde X-Files’a benzemektedir ve de bu durumu reddetmez. Mehmet Günsur ise saf ve genç polis Ayhan rolündedir, inanılmaz bir hafıza sorunu yaşadığından ötürü (Bkz. Alzheimer) ona her söyleneni yazmak suretiyle küçük bir not defterine kaydeder. Öteyandan karizmatik Mulder Sedat’ın hafızası ise oldukça iyidir, gayet de güzeldir. Tam da Scully nerde derken, doktor Alev hanım, kızıl saçlarıyla otopsi masasında beliriverir ve mütemadiyen dizinin tüm bölümlerinde otopsi yapar ki bu hiç iyi bişiy değildir, bizzat gördüm, bulundum oradan biliyorum, ama karizmasıyla doktor Alev hanımı seviveririz aniden, boşluk dolmuştur. Dizinin ik bölümünün adı 3harfli köy’dür eheh. Birileri Karabaht Köyünde geçen garip hiklayelerden bahsetmektedir ve Sedat kişisi bilge babasının yanına giderek bu köy hakkında ve orada bulunan bir kuyu hakkında bilgi almaya çalışır. Sedatın babası ilginç bir kişidir, bilge bir adamdır, araştırmacıdır, tarihe meraklıdır, evinde, çalışma odasında o zamanlardan aklımda kalan bir mantar pano, kesilmiş gazete küpürleri, büyük ve eski bir kütüphane vardı, ve oğluyla arasındaki sevgi dolu konuşma hali, baba kişinin Karabaht ismini duymasıyla değişti; “Oraya gitme oğlum, bu konudan, o köyden ama özellikle de kuyudan uzak dur!” diyerek konuyu kapadı. Ama huzursuz Mulder kişilik Sedat babasını dinlemedi ve o köye doğru yola çıktı. Yolda karşısına çıkan bir köylüye Karabaht Köyünü sorduğunda ise, o köy 3harflilerle doludur, oraya gitme evlat yanıtını aldı. Daha sonra kuyu sahnesine, korkusuz Sedat kişisinin kuyunun içinde bayılıp, bilinçsiz şekilde çöl gibi bir yerde uyanmasına şahit olduk. Birtakım arabalı, takım elbiseli adamlar ki yanlış hatırlıyorsam düzeltin, bu konudan uzak dur Sedat, seni uyarıyor ve her an izliyoruz diyerek Polis Mulder kişisini tehdit ettiler.Sanırım iki bölümün özeti böyleydi.

3. Bölümün adı Gecegelen’di, bir kadının paranormal bir şekilde tecavüze uğrayışını ama, yanında hiç kimse olmayışını izledik ve polis kişilerimiz olayın peşine düştüler. 4.Bölümün adı ise Külkedisiydi ve gece eve geç gelen varoşlarda yaşayan kızların erkek arkadaşlarıyla ilişkiye girenlerini orağı ile bulup avlayan bir adam vardı bu bölümde adı Melekçi miydi, sanırım, oldukça ürkütücüydü evet.

5. bölüm ise Almanyadan gelen Satanist adıyla son bölüm olarak yayınlandı. Bu bölümde Almanya’dan gelen bir adamın tüm apartmanını satanist yapmaya çalışması ve apartmandakileri de toplayarak bodrum katına pentegram çizmeye kalkışması bölümdeki ilginç olaylardandı, acaba müziklerini Demir Demirkan’ın Ahura yali yelaaahh diye yapmasıyla ve eski grubu pentegrama ufak bir selam edilmiş olması olası mı diye düşünüyorum evet.

Dizi filmimiz bütçe yetersizliğinden 5 bölüm sonra yayından kaldırırldı, dizinin bölümleri senelerce tekrar tekrar verildi ve ben hep izledim, hatta oldukça korkutucu buldum, geceleri uyumakta zorlandım doğru, diziye kalitesiz diyenleri işte tam da burdan kin ve nefretle kınıyor, o zamanlar absürd senaryolar yazılabiliyormuş, şimdi nerde o cesaret diyerek bağırıyorum. Neymiş marketteki kadın aniden “ışık ne kadar önemli değil mi” demiş çok saçmaymış, yaa evet de, sanki X-Files denen 9 sezon çekilen dizide herşey mantıklı mıydı, hey yareppim delirtcekler beni, ya bi bulan olsa, torent, rapid, dvd felam bulsak alsak tekrar izlesek, ya da yeniden yayınlansa… Bi de dizimiz o dönemde düblajsız, sesli çekiliyormuş, bi de Eşkiya mı öyleydi yine o dönemden, sanırım evet, bu çok güzel birşey bence, her dizi böyle olmalı, keşke yayından kaldırılmasaydı, dizinin jeneriği http://www.youtube.com/watch?v=llw0tb3dsoa bu adrese bi şekilde ulaşabilirseniz izlenebilir. Buyrun müziğini de bir daha duymuş olun hem.

Sonuç olarak Sır Dosyası candır, hayır Mehmet Günsur’u sevmiyorum, ama Taner Birsel candır, ve bu Alev gadını gerçekten de Scully gibi gönlümüzü aniden fethetmiştir…Government denies the knowledge, paranormal activities, trust no one, fight the future, the truth is out there!!

Kullandığım resim flickr.com/photos/yusufyusuf85/2277226769/ bu adresten alınmıştır, buyrun tıklayın, bakın =)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Slumdog Millionaire (2008)

Mart 7, 2009 at 18:04 (sinema, spoiler)

slumdog-millionaire-poster

Danny Boyle’un en iyi yönetmen oscarını tiger gibi zıplayarak aldığı bu 8 oscarlı, farklı kültüre ait filmimiz bizi anında içine alıveriyor. Olağanüstü soundtrackler eşliğinde Hindistandaki Slumlarda yaşanan hayata çocuklar gözünden şahit oluyoruz.

Jamal Malik 10 Milyon Rupiyi nasıl kazandı, a) hile yaptı b) şans eseri kazandı c) soruları biliyordu d) alın yazısıydı sorusuyla açılan filmimiz, hemen bu sorudan sonra bizi farklı bir kültüre göz misafiri ediyor.

slum-dog-millionaire

Filmimiz çocukların çığlıkları ve oyunlarıyla başlıyor, özellikle Jamal ve Salim kardeşler bize yansıtılanlar arasında dikkati çekiyor. Bu bıcır bıcır iki kardeşi bir polisten kaçarken görüyoruz ve annelerine yakalanıp okula gidiyorlar… Üç silahşörlerin kitapı okunuyor derste Athos, Portos, ama üçüncüsü kim ola ki, tüh vah duyamıyoruz haylazlık etmekten vakit kalmıyor. Bir müddet bu aşırı sevimli iki çocuğu seyrediyoruz, taki müslümanlara yapılan saldırıya odaklanana kadar, annelerinin kaç demesiyle harekete geçen bu ikili, annelerinin ölümüne göz ucuyla da olsa şahit oluyorlar.

Burdan sonra kendi başlarına kalan iki kardeş, Jamal’ın yağmurda kalmasına çok üzüldüğü Latika’yı da kendi yanlarına almasıyla devam ediyorlar yaşam mücadelelerine. Bir dilenci mafyasının eline düşen üç silahşörlerimiz (Bkz. Erol Taş) başlarına kötü şeyler gelmeden önce oradan kaçmayı başarıyorlar, ama Latika, Salimin elini bırakmasıyla trene binemiyor. İki kardeş farklı işler peşinde hayatta kaladursunlar, Jamal sürekli Latika için üzülüyor ve onu kurtarmak için yeniden harekete geçiyor. Dilenci kralı vuran Salim sayesinde Latikayı kurtaran Jamal, abisinin Latika ile birlikte olma isteği üzerine onla savaşıp yeniliyor ve 3′lünün yolları burada ayrılıyor. Bir yandan hindistan sokaklarının iki çocuk için ne kadar tehlikeli ve adaletsiz olduğuna şahit olurken, diğer yandan bu insanların belirli yönlerini kendi halkıma benzetiyorum ve ironik buluyorum filmi.

slumdog-millionaire-wwtbam

Film bu ayrılıştan sonra, Who Wants To Be A Millionaire adlı yarışmada yarışan Jamal Malik’in görüntülerini ve her bildiği soruyla aslında o soruyu nasıl bildiğine dair bir flashback yaşama sekansını bizlere sunuyor. Ülkemizde kim 500 milyar ister adıyla gösterilern ve Kenan Işık’ın sunduğu yarışma, orada da aynı müzik ve neredeyse Kenan Işık’ın genç bir versiyonu olan bir adamla ekranlara çıkıyor. Her soru Jamal’a acı bir hatırlayışı ve Latika’ya duyduğu özlemi beraberinde getiredursun, hain program sunucusu, Jamal’ı hile yaptığını düşünerek program sonunda polise teslim ediyor. Polis tarafından işgence ile itirafa zorlanan Jamal da hikayesini anlatmaya başlıyor.

slumdog-millionaire

Şıkkımız d) alın yazısıydı olarak işaretlenedursun, Jamal’ın Salim’in ve Latika’nın hikayeleri çok güzel müzikler ve olay örgüsü eşliğinde bizlere ulaşıyor. Artık merak ettiğimiz soru ise Jamal’ın milyoner olup olamayacağı değil, Latika ile kavuşup kavuşamayacağı oluyor. Her ne kadar filmin sonunda her türlüsünden mutlu sona şahit olsak da biraz üzülüyoruz. Sistemin işleyişi bizi korkutuyor, çocukların o zamana kadar yaşadığı düzen bizi mutsuz ediyor.

Filmin sonunda ise tüm film ekibinin hint dans figürlerinden oluşan bir kareografiyi sunması ise beni güldürdü ama keşke olmasaydı böyle bir kareografi gerek yoktu demek durumundayım evet…

slumdog_millionaire-awards

Birsürü de spoiler vermiş olsam bile, sırf müzikleri duymak, görüntülere, oyuncuların sevimliliğine, Latikanın güzelliğine bakmak için bile olsa koşun, alın, bulun, izleyin arkadaşlar. Film en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi müzik dallarında ödül almakla kalmadı, IMDB puanı da şimdiden 8.6 olmuş bile…

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

!f’e Başlarken…

Şubat 14, 2009 at 19:48 (festival, sinema, spoiler)

Ne zamandır beklediğimiz festival günleri nihayet başladı. 13. Şubat Cuma günü ilk iki filmime gitmiş bulunmaktayım. İki filmi de beğendiğimi söylesem çok da yanlış olmaz herhalde.

involuntary

İlk filmimiz Involuntary (İstemsiz); oldukça fazla insan hayatının zorlama, hayatın karşısında çaresiz kalan noktalarına değiniyordu. Aslında absürd dokusunun yanında oldukça sıcak, samimi ve eğlenceli sayılabilecek sahneleri vardı. Bir grup erkek tatilcinin yaşadıkları, bir kadının doğumgünü, iki tane çılgın kızın belirli anları, bir otobüs yolculuğunun detayları, bir okul öğretmeninin zor anları şeklinde bir sürü küçük pasajın birleşmesinden oluşan film, her pasajda en az bir kişinin istemi dışında başlarına gelen olaylardan bahsediliyor ve yine bu kişilerin olaylar karşısındaki bazen çocukça da gelse direnişleri seziliyor. Bir otobüs şöförünün tuvalet perdesinin kopması üzerine onca yolcusu olmasına rağmen biri suçu itiraf etmeden hareket etmediğini görüyoruz. Bir okul hocasının çocuklardan birinin dayak yediğini görüp müdahale edememesinin ardından, suçlu öğretmeni şikayet etme çabasını ve bu süreçte dışlanmasını izliyorz. İki genç kızın çok çılgın bir akşamın sonunda bir kızın bayılması ve yolda öfkelendirdikleri bir adamın onu arabasına alıp gitmesiyle gelişen olayları farkediyoruz. Havayi fişek patlamalarını huzurla izlediğimiz bir akşam oluşan bir kaza ve arkasından gelişenleri seyrediyorz. Neyi ne kadar istemediğimiz, neye ne kadar isyan edebileceğimiz ekseninde gidip gelen film bize ilginç görüntüler aktarıyor. Sosyal etkinin üzerimizde bıraktığı izleri keşfediyoruz, bütün sınıfın 3. kez itiraz etmesiyle uzun çizginin hangisi olduğunu bildiği halde kısa çizginin uzun olduğunu kabullenen, doğruyu bile-göre fikrini değiştiren öğrencinin konumunda hayata bakmaya zorluyor film bizi, acaba daha nelere sırf hiç kimse ses çıkarmıyor diye sesimizi çıkarmadık? Yine de aynı insanlar, ikna ediliyor, aslında bi yerde hepsi, daha önceden farklı önlemler almış olsalar, başlarına böyle şeyler gelmeyeceğini düşünüp, oldukları yerde konumlarını değiştirmeden kalma kararı alıyorlar, Ruben Ostlund yönetmenliğindeki film, filmden çok bir belgesel, ilginç bir deneyim niteliğinde, koşun, indirin, bulun, izleyin =))

sauna11

İkinci filmimiz Fantastik filmler başlığı altında gösterilen Antti-Jussi Annila yönetmenliğindeki Sauna idi. Mehmet güsel kişisiyle büyük umutlar eşliğinde girdiğimiz salondan, bi kaç sıkıntı (korku filmi efektleri hoş diil ı ıh cık) sonunda da olsa, filmden hoşlanmış bir şekilde ayrılıyoruz. 1400′lü yılların sonunda, Rusya-İsveç savaşının bittiğini öğreniriz, sıra, sınırların belirlenmesine gelmiştir, Rus ve İsveçlilerden oluşan 5 kişilik ekip, ellerinde haritalarla, sınır çizmeye başlarlar, kanla çizilen sınır, yaşanmış olan hezimetlerden ipuçları taşımaktadır. Önce bu ekipteki bir abi kardaşe odaklanırız, abi kişisinin Eerik 73 insanı öldürdüğünü söylediğini duyarız, kardeş ise Knut, savaşın vahşetinden nasibini pek almamıştır, bir üniversiteye kabul edileceğinden bahsetmektedir, ikili kalmak için girdikleri bir evde, hristiyanlık dışı bitr takım resimler bulunca bu baba kıza saldırırlar, küçük kardeş Knut, 16 yaşındaki kızdan hoşlansa da onu zarar görmemesi için bir ambara kilitler ve Eerik’in kızın babasını öldürdükten sonra onu çıkardığını sanarak yoluna devam eder. Bu devam edişten itibaren belirli sahnelerde Knut’a odaklanır ve “come back” şeklinde bir dış sese sürekli kulak misafiri olduğunu farkederiz. Ekip sayımız 5 kişiye çıktığında ise onlarla yürümeye başlarız, yolda karşılarında bir bataklık bulan ekibimiz, bataklığın tam ortasında bir Saunayla karşılaşınca, garip olaylar başlar.

sauna-02

Saunayı oraya kimin yaptığını öğrenmek için yakındaki bir köye girerler, ama bir şeyler ters gitmektedir, köyde heryer tertemizdir, insanlar bataklığın ortasında bembeyaz kıyafetlerle dolaşmaktadırlar, köyün nüfusu 73′tür. Filmimiz bu andan itibaren Japon korku filmlerini andırmaya başlasa da, oldukça ilginç sahneler görür, güzel müzikler duyarız. Yüzü olmayan bir adamın ne kadar korkunç görünebileceğine şahit oluruz (bakınız). Kir, iki şey birbirine dokunduğunda arda kalan izdir. Yani aslında tüm anılarımızı oluşturan maddedir.

sauna_


Oldukça iyi bir casting, oldukça güzel görüntü ve imgelerin bulunduğu bu filmi de koşun bulun, indirin izleyin, evet kesin böyle yapmalısınız. Son olarak sinema çıkışında filmi Halka’ya benzeten çocuğu kınamak istiyorum, Halka filminin orijinali olan Ringu’yu izlemediğini besbelli farkediyor ve bir kez de bu yüzden de kınıyorum kendisini evet ehehe =))

Filmin fragmanı için tıkla, evet tıkla hemen =)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Little Boxes on the Hillside…

Şubat 11, 2009 at 23:05 (performans, spoiler)

weeds_cast_1280x1024

Weeds

Weeds izleyin arkadaşlar çünkü Weeds negsel bir dizidir, çok eğlencelidir, “she brings herbs into suburbs” açılımıyla anlatılabilecek çok eğlenceli bir dizidir, bir de çok ayıpçı bir dizi evet benden söylemesi.

Spoilerrrr

Dizimiz 2005 yılında bir ailenin babalarını yitirmesiyle başlar, söylenen odur ki baba küçük oğlu Shane ile koşuya çıkmıştır ve aniden düşüp ölüvermiştir hiç bir sorunu yokken. Ailenin çalışanı bread winner’ı olarak babanın ölümü ekonomik anlamda Botwin ailesini oldukça sarsmıştır. Çünkü herşeyiyle yerliyerinde Agrestic adlı bir banliyöde oturuyor bu aile. Bunun üzerine saf annemiz Nancy Botwin (bkz. Mary Louise Parker, bkz. içine benim de girdiğim bazı çevrelerce dünyanın en güzel kadını) ot işine girer evet mariuanna ve onun gibi hali vakti yerinde banliyö insanlarına bu otları satmaya başlar, yani bir drug dealer haline geliverir. Karşısına çıkan iyi kötü fırsatları biraz da güzelliği vasıtasıyla ve de dilinden düşürmediği pipetle içtiği moccası sayesinde değerlendiren annemiz, yine de işleri karmakarışık etmekten kendini kurtaramaz.

weeds-kitchen1

Justin Kirk de brother in law Andy Botwin olarak diziye adımını atar atmaz, Nancy’nin yaşadığı hayat çığrından çıkmaya başlar, ama yine de hiç bir şey, bir DEA ajanıyla gizlice evlenmesi kadar kötü değil gibidir ki ajanın işi uyuşturucu kaçakçılarını yakalamaktan ibarettir. Olaylar mahallelinin zaman zaman işin içine girip ortaklıklar yapması, insanların ot için yapabilecekleri, Nancy’nin çocuklarını bir türlü doğru yetiştirememesi, evdeki hizmetçinin bile Nancy’i ot sattığını söylemek üzere tehdit edip iş yapmaması şeklinde iyice karmaşıklaşır.

Tüm bunları aşırı komik bir şekilde ekranlardan izlerken, öte yandan daAgrestic adlı kapalı bir yerde şarkının da söylediği gibi kutu kutu hayatlar yaşayan bu insanların aynılığına, ve mutsuzluğuna şahit oluruz, dizi 2005-2009 arasında çekiliyor ve de devam da ediyor olsa da, sanki daha uzun yıllar evvel çekiliyormuş imajı sunuyor bizlere, amerikan rüyasının bittiği yere bir de mum dikmek mahiyetinde, rüya çözülüyor, ilişkiler yerle bir ediliyor, ilmek ilmek sökülüyor adeta.

WEEDS (season 4)

Bir yandan başka ot satıcılarıyla, bir yandan manitalarıyla, bir yandan kaynı eheh ve çocuklarıyla başı dertten hiç kurtulmayan Nancy’nin, Kızarmış Yeşil Domateslerden(Rose) beri izlediğimiz, ve çok beğendiğimiz, Angels in America ile beğenimizin üstüne bir de heyranlık eklediğimiz, maceralarını izlemelere doyamıyoruz. Bir de Elizabeth Perkins var, bu kadını da uzun zaman, birsürü yapımda izleme fırsatı bulduk ama bu dizide Nancy’nin herkese bela olan yan komşusu olarak bence gıcık olma sınırımızı resmen zorluyor, eğer bir işin içinde Celia varsa o işten uzak durmamız gerekeceğini bizlere söylüyor. Justin Kirk de sex düşkünü Andy rolünde yine Angels in Amerika’daki başarısını burada da sürdürmeye devam ediyor. Bu adam çok başarılı bence, keşke diziye ara sıra çok sevdiğimiz Jeffrey Wright da gelse de şenliğimiz iyice artsa demeden duramıyor insan evet =)  Ben şimdi 4. sezondayım, ilk üç sezon 25er dakikalık bölümlerle neredeyse su gibi aktı izlendi, bakalım yeni bölümlerde neler neler olacak…

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Curious Case Of Benjamin Button

Şubat 9, 2009 at 17:51 (performans, sinema, spoiler)

benjamin-button1

David Fincher’ın yönetmiş olduğu Eric Roth’un yazmış olduğu bu ilginç filmi hemen koşup Reyhanla izlemeye gittik, zaten ne zamandır bekliyordum ve de ille sinemada izlemek istiyordum…

Spoilerrrrr, kaçınnnnn!!!

Filmin açılış sahnesi, ölüm döşeğindeki bir kadının sözleriyle karşımızda belirdi, tren istasyonuna koyulması planlanan efsanevi bir saatten bahsediyordu kadın, ama saat tersine gidiyordu, saati yapan kör saat ustası savaşta ölen oğlunun ve tüm çocukların geri gelmesini umarak böyle birşey yaptığını söyledi, evet, saat yıllarca orada durdu ve geriye doğru gitti, bu savaşın adı I. Dünya Savaşıydı. Savaşın bitiminde gelişen olaylarsa oldukça ilginçti, bir adamın karısı büyük bir malikanede doğuruyordu ve adam koşuyordu, karısının ölürken çocuğu gösterip ona iyi bak demesiyle, gözlerimiz çocuğa döndü, bu buruş buruş canavarımsı çocuk, bizi de korkutmuştu, aslında oldukça iyi bir adam olabilecek adam, çocuğu kapıp sokaklara koştu ve denize atmaya kalktı ama bir bekçi onu vazgeçirdi, gidip bir binanın dibine bıraktı ve uzaklaştı.

the_curious_case_of_benjamin_button

İşte traji komik olaylar bu andan itibaren başladı, bıraktığı binanın yaşlılar evi, yani bir tür huzur evi olduğu ortaya çıktı. Çocuğa tanrının mucizesi diyen bakıcı kadın dorothy, ona Benjamin dedi ve kendi çocuğu gibi büyütmeye başladı ve olaylar gelişti. Kendini de diğerleri gibi yaşlı zanneden Benjamin, onların hayatlarına ortak oluyordu. Taki bir yaşlı kadının torunu olan Daisy’le tanışana kadar pek çok şey normaldi, ama kendisinin de onun gibi çocuk olduğunu bilmesi ve ikilinin birbirine aşık olması, olayları farklı bir akışa dönüştürdü… Artık hayatları, biraz da karşılaştıkları anlardan ilerliyordu…

Oyunculukta Brad Pitt’i bu şekilde görmek ilginç olsa da, David fincher’ın bu Pitt’in tarihini değiştirdiğini, filmografisini çok farklı yönde etkilediğini düşünüyorum. Bugün Dövüş Kulübünde oynaması için Pitt’le uğraşmasaydı, Pitt’i hala Joe Black gibi saçma sapan filmlerde, yakışıklı çocuk rollerinde görüyor olacaktık. Yine bu filmdeki oyunculuğu da kısmen başarılı bence, ama benim asıl başarılı bulduğum, tam anlamıyla Cate Blanchet’tır, unutamadığımız Galadriel’dir kendisi, altın saçlı elf kraliçesi, 3′lerin sahibidir, ve film boyunca gözlerimi üzerinden alamadım, örneğin gerçek hayatta da balerinmiş sanırım bir dönem, çünkü inanılmaz güzel danslar yapıyor adeta kuğu gibi, ve o nasıl bir karizmadır, onun çıktığı sahneler çok başarılıydı, kızıl saç esasen, hep kızıl saçlı olmalı bence bu kişi, Daisy rolüyle beni yine çok mutlu etti kendisi, seviyoruz evet…

cate_blanchette

Yavaş yavaş gençleştiğini gördüğümüz Benjamine odaklanıyoruz filmin büyük bölümünde, kendisine sürekli 7 kez yıldırım çarpan adamın anlattıklarını görme fırsatı da bulduğumuz için kahkahalarımıza engel olamıyoruz evet. Ve yaşlıların diğer garipliklerine, pigme adama, wagner söyleyen kadına, ve hepsinin bir zaman sonra susacağını ankayan Benjamin’e bakıyoruz teker teker… Ve Benjamin büyüyüp yani aslında küçülüp, bir römorkta işe başlıyor ve römorkunvücuduna dövmeler yapmış sanatkar kaptanıyla tanışıyoruz, o kadar sevdim ki bu adamı niyeyse, şöyle diyordu evet; babam benden römork kaptanı olmamı istedi, ama ben sanatçı oldum, vücuduma bu dövmeleri ben yaptım, kimse benim elimden bunları alamayacak, bir sinek kuşu, kanatları sonsuzluk işareti gibi görülüyor Benjamin…

Benjamin Daisy ile kavuşmadan birsürü şey oluyor, babasını ve düğme fabrikasını öğreniyor, ölüm döşeğindeki adamı gündoğumu izlemeye götürüyor ve taşıyor, sahneler çok muhteşemdi evet, görmelisiniz, kızıl mavi bir ufuk…

benjamin-button-pitt_l

Daha fazla spoiler vermeden, 2009′un bana kalırsa en güzel filmi olan bu filmini mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum ben esasen, film 166 dakika, uzun olması negsel, 13 tane de oscar adaylığı varmış, çoğunu alacaktır kanaatimce, gerçi, oscar çevrelerinin Fincher’ı çok sevmediğini de duymuştum ama (Bkz. Kulağı delik olmak) bakıcaz görücez artık. Son olarak izleyin evet, mutlaka, asla sıkılmazsınız, huysuz olsanız bile…

Kalıcı Bağlantı 5 Yorum

!f İstanbul 2009

Ocak 30, 2009 at 17:43 (festival, performans, sinema, spoiler)

f

Arkadaşlar her sene olduğu gibi bu sene de adım adım festival zamanına yaklaşıyoruz, en sevdiğimiz festivallerden olan !f’in keyfi ise çok başkadır… 12 Şubatta başlayacak olan 8. Uluslararası Bağımsız film Festivalinin filmleri ve gösterim tarihleri burada http://2009.ifistanbul.com/ . Birsürü harika film var, oscar adaylığı olan filmlerin galaları da yine bu festivalde, hepsine tek tek bakıp kendi listemi oluşturmuş olmakla birlikte, bilet alımları esnasında oluşan sıra gerçeğinden fazlasıyla haberdar olduğum için de, gitmek istediğim ama gitmeyi başarıp başaramayacağımı bilmediğim filmleri listeleyip aşşağıya yazıyorum, siz de koşun gelin, birlikte izleyelim, noolcekki, buyrun ;

13 Şubat Cuma:  Sauna: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması:  Fantastik filmler başlığı altında gösterime sunulacak bu film Antti-Jussi Annila adlı yönetmenin elinden çıkma. İki kardeş olan Eric ve Knut’un (biri deneyimli bir asker diğeri de iyi bir haritacı olan) savaş sonrası bir komisyonla sınır belirlemek üzerine çıktığı yolda fantastik kayboluşlarını anlatır. Grup Tanrının unuttuğu bir bataklıkta saunası olan bir köye varır. Kir, iki şey birbirine dokunduğunda arda kalan izdir. Yani aslında tüm anılarımızı oluşturan maddedir.

14 Şubat C.tesi: Beatiful Losers: 17.30 Beyoğlu AFM Fitaş: Senden Başka başlığı altında gösterime sunulacak bu film Aaron Rose adlı esasen küratör bir kişinin ellerinden bize sunuluyor. Güzel Kaybedenler bir kuşağın en etkili kültürel hareketlerinden birinin ardındaki heyecanın ve ruhun bir kutlaması niteliğinde.”

sky_crawlers_

14 Şubat C.tesi : The Sky Crowles: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması: Sukai Kurora’nın yönetmenliğinde çekilen anime oldukça fazla ödül almış. “Tanıdık ve alışılmadık manzaraların birleştiği modern bir dünyada geçen filmde, hafızaları bomboş olan Kildren’ler, hiçbir zaman büyümeyen çocuklardır. Çatışmalarda öldürülmedikleri sürece donuk bir ergenliği sonsuza dek yaşamaya mahkum olan bu insan ırkından savaşçı pilotlar; dünyanın, herçek savaşları uzakta tutmak adına ihtiyaç duyduğu “savaş” oyununu oynayarak Avrupalıları gökteki çatışmalarıyla eğlendirmek için işe alınmışlardır.”

tokyo_new_1

15 Şubat Pazar: Tokyo: Bong Joon-Hoo, Leox Carax, Michel Gondry bizlere Tokyoda geçen 3 şahane öykü anlatıyor. Yaratık filminden tanıdığımız Bong Joon Hoo Tokyo sallanıyor adlı ilk öyüde; Hikikomori adı verilen ve hiç evine treketmeyen birinin deprem anında evine gelen ve bayılan pizzacı kıza aşık olması ve kızın evi terketmesiyle oluşan garip yönlerden bahsediyor. Leox Carax (Köprü Üstü Aşıkları) Bok’ta ise bizlere, Kanalizasyonlarda yaşayan ve Tokyo kentine anlaşılmaz hareketlerle karmaşa salan bir adamı anlatıyor. Michel Gondry (Rüya Bilmecesi, Eternal sunshine of the Spotless Mind)  ise İç Mimari ile bize, hayali film çekmek olan Hiroko’nun hayatının yavaş yavaş kontrolünü kaybetmesini anlatıyor, bir sabah uyandığında göğsünde bir boşluk olduğunu farkeden Hiroko, sarpa saran bişiyler olduğunu farkediyor.

15 Şubat Pazar: Lynch: Behind The Curtain: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması: David Lynch son eseri Inland Empire’ı çekerken, iki yıl boyunca kaydedilen 700 saatin üzerinde görüntünün kurgulanmasından oluşan film, Lynch’in yaratıcı sürecinin yakından bir portresi. Lynch fikirlerin güzelliğini keşfederken, biz de onunla birlikte, onun benzersiz sinemasal vizyonunu belirleyen soyutluğun içinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Yönettiği birsürü filmin nasıl oluştuğu üzerine belki de ipucu verecek olan bu belgesel tarzındaki film, kaçırılacak gibi değil, koşun Lynch heyranları, kime diyorum pişttt =)

16 Şubat P.tesi: The Sky Crawlers: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması

17 Şubat Salı: Religulous: 15.00 Beyoğlu Emek Sineması: Seinfeld’den tanıdığımız Larry Charles Tanrı üzerine sohbetler edildiği ilginç ve komik bir filme imza atmış, bakalım neler demiş =)

franklyn

17 Şubat Salı: Franklyn: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması: Fantastik filmler bölümünde Gerald McMorrow’un yönetmenliğinde gösterilecek olan Franklyn Günümüz Londra’sı ile hayali gelecekteki, inanç ve dini fanatizmin hüküm sürdüğü tekdüze bir metropol olan Meanwhile City. Körfez Savaşı gazisi, dini bütün Esser, Londra’nın evsizlerin hükmündeki karanlık sokaklarında kayıp asi oğlunu aramaktadır. Otuzlarındaki Milo, gerçek aşkın saf ve güçlü duygularına tekrar sahip olmak için çabalayıp durmaktadır. Çekici ve yaralı güzel sanatlar öğrencisi Emilia, hayat ve ölümü ayıran ince çizgide gidip gelen intihar konulu sanat projeleri üretmektedir. Şehrin tek ateisti, başına buyruk maskeli detektif Preest sokaklarda intikam peşindedir. Tek bir kurşun, bu dört kayıp ruhun kaderini beklenmedik bir şekilde belirleyecektir.

18 Şubat Çarşamba: The Pleasure of Being Robbed: 13.oo Beyoğlu Fitaş AFM: Hepimiz doğuştan depresifiz; kendimizi ne kadar meşgul edebiliyoruz, işte tüm olay bu sloganıyla Amerika’dan yeniler bölümünde gösterilecek olan filmde; New York’ta yaşayan Eleonore her yerde, yabancıların çantalarında bile bir şeyler arıyor. İnsanlar çantalarından çalınanları fark edince, yani Eleonore’un işi bitince, yüzlerinde acı bir gülümseme ile kalakalıyorlar. Soyulmanın Hazzı, en acı verici ve en güzel, en üzücü ve en komik, gerçek ve gerçeküstü, hasıraltı edilen ve dışavurulan yanlarıyla yalnızlığın bir portresi. Ve bir not, yönetmen Joshua Safdie 84 doğumlu=)

19 Şubat Perşembe: Back Soon:  15.00 Beyoğlu Emek  Sineması: Kuzey Işıkları adı altında gösterilen film; Anna Hallgrimsdottir iki oğluyla beraber Reykjavik’te yaşıyor. İzlanda’nın soğuğundan bunalmış, işini devredip yurtdışına çıkmaya karar veriyor. İşi, yani esrar satmak, çok kazandıran bir iş ve o da bunu iyi bir ücret karşılığında devretmek istiyor… İşi -ve tabii cep telefonunu, keza müşterileri ona bu cepten ulaşıyorlar- devredeceği uyuşturucu satıcısı 48 saat içinde parayı hazır edeceğini söyler. Bu sırada Anna İzlanda’ya has her türlü aile meselesi ile uğraşır; mutfağı, günlük yeşilliklerini almayı beklerken partileyen müşteri/arkadaşları ile dolar taşar.

a_zona_01

19 Şubat Perşembe: Uprise: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması: Sandro Aguilar yönetmenliğindeki film; Birini kaybettiğimizde, boş kalan alanlarda bizi duvarlarla bir yapan ortak bir vicdan belirir cümlesiyle açılan Keşif filmleri içinde gösterilecek filmde, her karakter bir sevdiğini kaybetmenin ruh hali içindedir. Bir zamanlar babasının yaşadığı apartman dairesinin boşluğuna alışmaya çalışan bir adam. Gözlerden uzak bir köyde geri dönmeyecek kocasının yolunu gözleyen hamile bir kadın. Yüreklerini ağırlaştıran hüzünleri ve kasvetli duruşları, bu insanlara sanki anestezi altındalarmış havası veriyor: Aksak ilerliyorlar, dinlenecek bir yer arar gibiler. Bu yoğun yalnızlık hissi titizlikle kurgulanmış müzikle birleşiyor. Diyalog az, sesler ise ancak gerektiği kadar.

20 Şubat Cuma: Better Things: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması: Keş!f filmleri adı altında gösterilecek olan filmde, Gail’ın agorafobisi onu içeriye, aşk romanları okuyarak kendini kaybettiği, anneannesi ile paylaştığı eve hapsediyor. Bu iki kadın ufak adımlarla birbirleriyle yakınlaşmaya çabalıyorlar. Rob kız arkadaşını kaybetmiş olmakla başa çıkmaya çalışıyor. Gladwin çifti, 60 yıllık beraberliklerinde bir dönüm noktasına gelmişler: Senelerce konuşulmayan gerçekler aralarında bir duvar örmüş bulunmakta. Sevgisinde sadık Bayan Gladwin küçük hareketleriyle bu durumu ikisi için de aşmaya çalışıyor. Film Duana Hopins yönetmenliğinde karşımıza çıkıyor.

21 Şubat C.tesi: Afterschool: 12.30 Beyoğlu Emek Sineması: Bir ilk film niteliğinde olan Afterschool yine Keş!f başlığı altında gösterilecek. !984 doğumlu Antonio Campos filmde bizlere, ölümün kurgusallığının çözümlenmeye çalışıldıkça tehlikeli bir hal alacağından bahsediyor. Robert, Amerika’nın Doğu yakasının seçkin liselerinden birinde okumaktadır. Çekingen ve içine kapanıktır; zamanının büyük çoğunluğunu nette porno sitelerinde gezinerek ve “gerçek gibi görünen şeylerin” kliplerini izleyerek geçirir. Bir gün ortalıkta dolanırken kazara iki genç sınıf arkadaşının trajik ölümüne kamerasıyla tanıklık eder. Okul yönetimi, öğrencilerin bu olayın şokunu atlatmalarını hızlandırmak amacıyla, ölen iki kızın anısına bir video hazırlanmasını uygun görür. Ancak bu görev hem öğrencileri hem de öğretmenleri huzursuz ve paranoyak bir ruh haline iter.

baghead-poster

22 Şubat Pazar: Baghead: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması: Duplass Kardeşlerin yönetmenliğinde amerika’dan yeniler başlığı altında gösterilecek olan film, “Kafasına kese kağıdından torba geçirmiş bir adamı” konu alan komik, samimi, sempatik ve evet, biraz da korkunç bir film. Arkadaşlarının bir filminin başarısından esinlenen dört arkadaş haftasonunu geçirmek üzere ormanda bir eve kapanırlar. Amaç, ortada fazla bir fikir olmasa da, hepsinin önemli rollere soyunduğu, onları ünlü yapacak bir şaheser yazmaktır. Oraya vardıklarında, tahmin edileceği üzere, aralarında aşk ve arzu filizlenmeye başlar ve karakterlerden biri ormanda kafasına kese kağıdı geçirmiş bir adam gördüğünü iddia eder.

Tabiki biletleri alabilmenin nasıl eziyetlere dönüştüğünü hepimiz biliyoruz, Elif’le bi dönem kafamız ataş yağdığını düşünmek hatırlamak bile istemiyorum ki aa bakın yine hatırladım eheh, şimdi biletler bi alana bi bedava, o yüzden koşun, gelin, eklemlenelim, ucuza film izleyelim, hem de çok güzeller, bilet sırasına da birlikte girelim hatta eheh, böyle de çıkarım var blogdan, bildiğin davetler ediyorum, neyse işte, heyecanlıyım bi de şöyle diyor sitede; !f Istanbul festival biletleri 1 Şubat’ta www.mybilet.com üzerinden ön satışta, 7 Şubat tarihinden itibaren Beyoğlu AFM Fitaş, AFM İstinyePark, AFM Caddebostan Budak, Beyoğlu Emek Sinemaları gişelerinde ve Capacity AVM, Cevahir AVM, Profilo AVM, Kanyon AVM, Erenköy, Ümraniye, Nişantaşı, Beyoğlu D&R’larda.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Sunshine (2007)

Ocak 24, 2009 at 23:03 (performans, spoiler)

sunshine-searle

Şu anda 10 oscar adaylığı ile zirveye oynayan, Slumdog Millionaire filminin ve etkileyici, 28 Days Later’ın ve Trainspotting’in yönetmeni Danny Boyle’un 2007 yılında çekmiş olduğu bu film, bilimkurgu türünde dikkati çeker nitelikte. Öncelikli olarak sahneler görsel açıdan çok başarılı, müzikler sanki olanlara eklemlenen yamalar gibi olmuş çok güzel çalışılmış. Oyunculardan bir tanesi Kaplan ve Ejdarha gibi filmlerdeki unutulmaz dövüş sanatlarının sergileyicisi Michello Yeoh (Corazon) (tıkla gör) diğer oyuncuları pek de tanıdığım söylenemez. Ama oldukça başarılı olduklarını söyleyebilirim.

sunshine-kaneda

Hikayemiz, uzayın derinliklerinde bir grup bilimadamı ile başlıyor. yıl 2060 va güneş yavaş yavaş sönmekte olduğundan tahminimizce dünya buzlarla kaplı. Ikarus II adındaki bu gemi tıpkı Ikarus I gibi güneşi patlatarak yeniden oluşturmak adına güneşe doğru hızla bir bomba taşıyor. Gemide bir psikolog, bir fizikçi, bir kaptan, bir bitki bilimci … gibi kolayca tahmin edemeyeceğimiz kişiler var, örneğin eskinden olsa psikolog ve bitki uzmanları böyle uzay gemilerinde yer almazdı ama onların eklenmesinin nedeni geminin kendi oksijenini kendi sağlaması için oluşturulan dev bahçesi ile, yıllar süren yolculukta psikolojilerinin bozulmamasının sağlanması. Gemide her şey yolunda gitmekte, güzel tavuklar pişmekte, havuçlar bahçeden toplanmaktadır. Birden kaptan Kaneda herkesi uyarır: parazitli bölgeye 7 gün erken giriyoruz ailelerinize son mesajlarınızı iletin…

sunshine-garden

Bununla başlayan garip olaylar silsilesi durmaz, birden Merkür yakınlarında, Ikarus I’den gelen bir takım sinyaller olduğunu algılayıp, iki bombamız olsa iki şansımız olurdu diyerek o gemiye doğru rota değiştirme kararı alırlar, bu aşamada felaketler başlar, önce bahçe yanar, daha sonra kaptan yukarıdaki levhaları tamir ederken güneş tarafından kavrulur, ve Ikarus I’e vardıklarında ise, oradaki mürettebatın gemiyi sabote ettiği, biz tanrı değiliz diye görevi iptal ettikleri anlaşılır. Botanik bahçeleri inanılmaz derecede büyümüştür, tam o sırada, iki gemi arasındaki bağlar kopar ve elemanlarımız 1 tanesi içeride kalacak şekilde bir tanesine özel kıyafet giydirerek ki bu fizikçidir bombayı ateşleyebilecek tek kişi, diğerleri folyolara sarılarak kendi gemilerine geçerler.

sunshine-pinbacer

İki kayıp da burada verilir, kayıplar önemsizdir, önemli olanın bombayı yollamak olduğunu hepimiz anlamışızdır. Gemide oksijen bitedursun eğer bir kişi daha azalırlarsa oksijenin bombayı atmak için yeterli olduğunu düşünen mürettebat, bir kişiyi daha öldürmek üzere yola çıkar, “earth room” denilen yerde zaten arkadaşlarının intihar etmiş olduğunu farkederler.  Bu “earth room” denilen ayrıntı da oldukça yerindedir, psikolojisi bozulan eleman oraya giriyor, kuşlar uçuyormuş gibi su sesi geliyormuş gibi, dünyadaki hayallerin yeniden canlanıyormuş gibi bir yerdir, ve etkileyicidir bu bölüm…Filmin sonlarına doğru ise, gemide bir kişi fazla olduklarını anlayacaklar ve bunun Ikarus I’in alien’ımsı kaptanı Pinebaker olduğunu öğrenmeleri uzun sürmeyecek, bu yanık ve çok net göremediğimiz adam, tanrıyla konuştuğunu işine karışmamaları gerektiğini söyleyip elemanları tek tek avlamaya başlar…

sunshine-corazon

Bahçesinde hüzünle gezinen Corazon, orada hiçlikten doğan bitki filizini görür, ne yazık ki kötü şeyler yakındadır. Filmin sonlarına doğru tüm elmanlar ölümleri uğruna da olsa bombayı göndermeyi başarırlar ve filmin en başındaki replikte, fizikçi Capa’nın ailesine yolladığı mesajda, bombayı fırlattığımızı 8 dakika sonra anlayacaksınız, sadece daha parlak bir güneş görülecek, daha parlak bir güne uyanacaksınız der, işte, patlama sonucunda ölen elemanlar gemileriyle birlikte uzayın derinliklerinde yok olurken, karlarla kaplı dünya, güzel bir güneş parlaklığıyla örtülür, görev tamamlanmıştır…

sunshine-capa

Film özellikler gergin atmosferiye, bilimkurgu severleri memnun edecek türden, zaten Boyle’un filmlerini uzun süredir severek izliyorduk, daha önce söylenmemiş sözler bulmakta üstüne olmadığını düşünüyorum. Bugüne kadar her türlü uzay kurgusu çekilmiştir sanırım, ama hiç biri bir yıldızın içinden bir başka yıldız doğurmak konusuna sahip değildi, oldukça yaratıcı bir senaryo… Bir de mürettebatın, ölümü göze almış olması beni oldukça etkiledi, diğer filmlerde mission hep ikinci planda kalmıştı. Sırf müzikleri için bile izlenebilir film, benden söylemesi, koşun alın izleyin ey okuyucular…

sunshine-sunshine

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Next page »