philiser’s Blog

Archive for the ‘spoiler’ Category

kaynakpg2

Darren Aranovsky’nin yönetmiş olduğu bu filmi bu kadar geç izlemiş olmamın nedeni biraz da festival biletlerimin işlerim dolayısıyla yanmasından ötürüdür. Yönetmenimizi Pi, Requem For A Dream, The Wrestler filmlerinden hatırlayabiliriz hemence, hatta dedikodu yapmak gibi olmasın ama 2010 yılında bir de Robocop çekme kararı almış yönetmenimiz, ayrıntılar konuşuldukça buradan duyuracağım.

Filmde Hugh Jackman ve Rachel Weisz hemen dikkatimizi çeken oyuncular oluyor. zaten film süresi boyunca genelde ikisine odaklanıyoruz ama başrolde her zaman izzy’nin fısıltı halinde “Finish it!” diye ısrarladığı hikaye var. Filmimiz 3 hikaye şeklinde izleyicilere aktarılıyor. Öncelikli olarak saçlarını kazıtmış bir Hugh Jackman görüyoruz ve onun bir ağacın dibinde meditasyon yapmasına bakıyoruz. ağaç oldukça yaşlı ve enteresan geliyor gözümüze, Tommy ağaçla konuşuyor, çok az kaldı dayan diyor, burası dünya değil yıldızlarla çevrili uzayda biryer. Bunu anlamıyoruz, derken hemen arkasında, beyaz kar kıyafetleriyle izzy beliriveriyor ve ona, yılın ilk karı yağıyor, hadi benimle gel diyor, tommy gelemeyeceğini belirtiyor, izzy’nin ısrarları fayda etmiyor.Bu sırada hugh jackman’ın saçlarının uzadığına şahit oluyorz, mekan ise hastane koridorları ve izzy yine kar kıyafetleriyle ve dışarıya çıkıyor, tommy’nin doktor olduğunu birazdan gireceği bir ameliyatta anlıyoruz, özenle ameliyat ettikleri şey bir maymun, derken Tommy’nin aklına önceden hazırlmış oldukları bir ağacın özünden oluşan formülü bir başkasıyla karıştırmak geliyor ve bunu maymuna enjekte ediyorlar. sonraki sahnelerde ise izzy’nin beyninde ölümcül bir tümor  olduğunu ve tommy’nin bu tümörü küçültmek adına bir takım formüllerle uğraştığını görüyoruz. Bir yandan da ortaçağ İspanya’sında bir prensesin (yine Rachel Weisz) adamlarını (liderleri Hugh Jackman) hayat ağacını bulmaya yolladığını ve engizisyondan kaçmak için tek çarenin ölümsüzlük olduğunu söylediğini duyuyoruz.

fountain

Tüm bunlar olurken izzy ve tommynin birbirlerine olan tutkularını, izzy’nin ölümün anlamını çözmesini ve tommy’nin bunu kabullenememesini izliyoruz. İspanyada geçen hikayenin ise izzy’nin kitabının bölümleri olduğunu yavaş yavaş farkediyorz. kitabın son bölümünü kocasının yazması için boş bırakan izzy, zaman zaman bir hayal şeklinde, fısıltıyla tommy’e “finish it” diyor. tommy ise “nasıl biteceğini bilmiyorum” diye cevaplıyor, izzy ise “biliyorsun” diyor.

görüntülerin inanılmaz bir akıcılıkla gözümüzün önünden geçtiği adeta kadife tonlarına olan bu filme eşşiz güzellikte müzikler eşlik ediyor. Hugh Jackman’in da oyunculuğunun güzelliğinden bahsetmeden geçemeyeceğim, öyle sade öyle doğal ki, hemen hikayenin içine kayıveriyor, 3 ayrı hikayeye de kayıtsız kalamıyorsunuz. bazen ters bazen de düz ama karmaşık açılarla filmi bizlere aktaran Darren Aranovsky’nin bence son yıllarda yapmış olduğu en iyi çalışma bu film. Filmin sonuyla ilgili spoiler vermek istemiyorum, herkesin izlemesi görmesi gerekiyor ama, geçekten öyle çok beğendim ki, beğenimi sözlerle anlatabilmek oldukça zor. bir daha ve bir daha izledim evet, sizlere de tavsiye ediyorum, elif ve mehmet’e de bana ısrar ettikleri için teşkkürü borç bilirim efendim…

thefountain7

Reklamlar

sir-dosyasi

Taylan Biraderler İftiharla sunar evet, gururluyum, ben ilk bu projeyle tanıdım bu Taylan Biraderleri ve işleriyle iftihar etme meziyetlerini ki bence bu diziyle etmeliler de. Bi düşünün ben o dönem orta üçteyim ya, kimsenin rakamlara ihtiyacı yok ey okuyucu boşgeç onları, ama küçük sayılırım yahu, türk ekranlarında ilk defa 16 mm lik sinema filmi kullanılarak çekilmiş diziydi ki bence Yaprak-Durul Taylan kardeşlerin şimdiye kadar yaptığı en iyi iştir.

Taner Birsel’in Sedat karakterini canlandırdığı ve ilk bölümünde bu polis kişisinin Mavi Büroya atandığını görürüz. Evet dizimiz bariz bir şekilde X-Files’a benzemektedir ve de bu durumu reddetmez. Mehmet Günsur ise saf ve genç polis Ayhan rolündedir, inanılmaz bir hafıza sorunu yaşadığından ötürü (Bkz. Alzheimer) ona her söyleneni yazmak suretiyle küçük bir not defterine kaydeder. Öteyandan karizmatik Mulder Sedat’ın hafızası ise oldukça iyidir, gayet de güzeldir. Tam da Scully nerde derken, doktor Alev hanım, kızıl saçlarıyla otopsi masasında beliriverir ve mütemadiyen dizinin tüm bölümlerinde otopsi yapar ki bu hiç iyi bişiy değildir, bizzat gördüm, bulundum oradan biliyorum, ama karizmasıyla doktor Alev hanımı seviveririz aniden, boşluk dolmuştur. Dizinin ik bölümünün adı 3harfli köy’dür eheh. Birileri Karabaht Köyünde geçen garip hiklayelerden bahsetmektedir ve Sedat kişisi bilge babasının yanına giderek bu köy hakkında ve orada bulunan bir kuyu hakkında bilgi almaya çalışır. Sedatın babası ilginç bir kişidir, bilge bir adamdır, araştırmacıdır, tarihe meraklıdır, evinde, çalışma odasında o zamanlardan aklımda kalan bir mantar pano, kesilmiş gazete küpürleri, büyük ve eski bir kütüphane vardı, ve oğluyla arasındaki sevgi dolu konuşma hali, baba kişinin Karabaht ismini duymasıyla değişti; “Oraya gitme oğlum, bu konudan, o köyden ama özellikle de kuyudan uzak dur!” diyerek konuyu kapadı. Ama huzursuz Mulder kişilik Sedat babasını dinlemedi ve o köye doğru yola çıktı. Yolda karşısına çıkan bir köylüye Karabaht Köyünü sorduğunda ise, o köy 3harflilerle doludur, oraya gitme evlat yanıtını aldı. Daha sonra kuyu sahnesine, korkusuz Sedat kişisinin kuyunun içinde bayılıp, bilinçsiz şekilde çöl gibi bir yerde uyanmasına şahit olduk. Birtakım arabalı, takım elbiseli adamlar ki yanlış hatırlıyorsam düzeltin, bu konudan uzak dur Sedat, seni uyarıyor ve her an izliyoruz diyerek Polis Mulder kişisini tehdit ettiler.Sanırım iki bölümün özeti böyleydi.

3. Bölümün adı Gecegelen’di, bir kadının paranormal bir şekilde tecavüze uğrayışını ama, yanında hiç kimse olmayışını izledik ve polis kişilerimiz olayın peşine düştüler. 4.Bölümün adı ise Külkedisiydi ve gece eve geç gelen varoşlarda yaşayan kızların erkek arkadaşlarıyla ilişkiye girenlerini orağı ile bulup avlayan bir adam vardı bu bölümde adı Melekçi miydi, sanırım, oldukça ürkütücüydü evet.

5. bölüm ise Almanyadan gelen Satanist adıyla son bölüm olarak yayınlandı. Bu bölümde Almanya’dan gelen bir adamın tüm apartmanını satanist yapmaya çalışması ve apartmandakileri de toplayarak bodrum katına pentegram çizmeye kalkışması bölümdeki ilginç olaylardandı, acaba müziklerini Demir Demirkan’ın Ahura yali yelaaahh diye yapmasıyla ve eski grubu pentegrama ufak bir selam edilmiş olması olası mı diye düşünüyorum evet.

Dizi filmimiz bütçe yetersizliğinden 5 bölüm sonra yayından kaldırırldı, dizinin bölümleri senelerce tekrar tekrar verildi ve ben hep izledim, hatta oldukça korkutucu buldum, geceleri uyumakta zorlandım doğru, diziye kalitesiz diyenleri işte tam da burdan kin ve nefretle kınıyor, o zamanlar absürd senaryolar yazılabiliyormuş, şimdi nerde o cesaret diyerek bağırıyorum. Neymiş marketteki kadın aniden “ışık ne kadar önemli değil mi” demiş çok saçmaymış, yaa evet de, sanki X-Files denen 9 sezon çekilen dizide herşey mantıklı mıydı, hey yareppim delirtcekler beni, ya bi bulan olsa, torent, rapid, dvd felam bulsak alsak tekrar izlesek, ya da yeniden yayınlansa… Bi de dizimiz o dönemde düblajsız, sesli çekiliyormuş, bi de Eşkiya mı öyleydi yine o dönemden, sanırım evet, bu çok güzel birşey bence, her dizi böyle olmalı, keşke yayından kaldırılmasaydı, dizinin jeneriği http://www.youtube.com/watch?v=llw0tb3dsoa bu adrese bi şekilde ulaşabilirseniz izlenebilir. Buyrun müziğini de bir daha duymuş olun hem.

Sonuç olarak Sır Dosyası candır, hayır Mehmet Günsur’u sevmiyorum, ama Taner Birsel candır, ve bu Alev gadını gerçekten de Scully gibi gönlümüzü aniden fethetmiştir…Government denies the knowledge, paranormal activities, trust no one, fight the future, the truth is out there!!

Kullandığım resim flickr.com/photos/yusufyusuf85/2277226769/ bu adresten alınmıştır, buyrun tıklayın, bakın =)

f

Arkadaşlar her sene olduğu gibi bu sene de adım adım festival zamanına yaklaşıyoruz, en sevdiğimiz festivallerden olan !f’in keyfi ise çok başkadır… 12 Şubatta başlayacak olan 8. Uluslararası Bağımsız film Festivalinin filmleri ve gösterim tarihleri burada http://2009.ifistanbul.com/ . Birsürü harika film var, oscar adaylığı olan filmlerin galaları da yine bu festivalde, hepsine tek tek bakıp kendi listemi oluşturmuş olmakla birlikte, bilet alımları esnasında oluşan sıra gerçeğinden fazlasıyla haberdar olduğum için de, gitmek istediğim ama gitmeyi başarıp başaramayacağımı bilmediğim filmleri listeleyip aşşağıya yazıyorum, siz de koşun gelin, birlikte izleyelim, noolcekki, buyrun ;

13 Şubat Cuma:  Sauna: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması:  Fantastik filmler başlığı altında gösterime sunulacak bu film Antti-Jussi Annila adlı yönetmenin elinden çıkma. İki kardeş olan Eric ve Knut’un (biri deneyimli bir asker diğeri de iyi bir haritacı olan) savaş sonrası bir komisyonla sınır belirlemek üzerine çıktığı yolda fantastik kayboluşlarını anlatır. Grup Tanrının unuttuğu bir bataklıkta saunası olan bir köye varır. Kir, iki şey birbirine dokunduğunda arda kalan izdir. Yani aslında tüm anılarımızı oluşturan maddedir.

14 Şubat C.tesi: Beatiful Losers: 17.30 Beyoğlu AFM Fitaş: Senden Başka başlığı altında gösterime sunulacak bu film Aaron Rose adlı esasen küratör bir kişinin ellerinden bize sunuluyor. Güzel Kaybedenler bir kuşağın en etkili kültürel hareketlerinden birinin ardındaki heyecanın ve ruhun bir kutlaması niteliğinde.”

sky_crawlers_

14 Şubat C.tesi : The Sky Crowles: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması: Sukai Kurora’nın yönetmenliğinde çekilen anime oldukça fazla ödül almış. “Tanıdık ve alışılmadık manzaraların birleştiği modern bir dünyada geçen filmde, hafızaları bomboş olan Kildren’ler, hiçbir zaman büyümeyen çocuklardır. Çatışmalarda öldürülmedikleri sürece donuk bir ergenliği sonsuza dek yaşamaya mahkum olan bu insan ırkından savaşçı pilotlar; dünyanın, herçek savaşları uzakta tutmak adına ihtiyaç duyduğu “savaş” oyununu oynayarak Avrupalıları gökteki çatışmalarıyla eğlendirmek için işe alınmışlardır.”

tokyo_new_1

15 Şubat Pazar: Tokyo: Bong Joon-Hoo, Leox Carax, Michel Gondry bizlere Tokyoda geçen 3 şahane öykü anlatıyor. Yaratık filminden tanıdığımız Bong Joon Hoo Tokyo sallanıyor adlı ilk öyüde; Hikikomori adı verilen ve hiç evine treketmeyen birinin deprem anında evine gelen ve bayılan pizzacı kıza aşık olması ve kızın evi terketmesiyle oluşan garip yönlerden bahsediyor. Leox Carax (Köprü Üstü Aşıkları) Bok’ta ise bizlere, Kanalizasyonlarda yaşayan ve Tokyo kentine anlaşılmaz hareketlerle karmaşa salan bir adamı anlatıyor. Michel Gondry (Rüya Bilmecesi, Eternal sunshine of the Spotless Mind)  ise İç Mimari ile bize, hayali film çekmek olan Hiroko’nun hayatının yavaş yavaş kontrolünü kaybetmesini anlatıyor, bir sabah uyandığında göğsünde bir boşluk olduğunu farkeden Hiroko, sarpa saran bişiyler olduğunu farkediyor.

15 Şubat Pazar: Lynch: Behind The Curtain: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması: David Lynch son eseri Inland Empire’ı çekerken, iki yıl boyunca kaydedilen 700 saatin üzerinde görüntünün kurgulanmasından oluşan film, Lynch’in yaratıcı sürecinin yakından bir portresi. Lynch fikirlerin güzelliğini keşfederken, biz de onunla birlikte, onun benzersiz sinemasal vizyonunu belirleyen soyutluğun içinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Yönettiği birsürü filmin nasıl oluştuğu üzerine belki de ipucu verecek olan bu belgesel tarzındaki film, kaçırılacak gibi değil, koşun Lynch heyranları, kime diyorum pişttt =)

16 Şubat P.tesi: The Sky Crawlers: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması

17 Şubat Salı: Religulous: 15.00 Beyoğlu Emek Sineması: Seinfeld’den tanıdığımız Larry Charles Tanrı üzerine sohbetler edildiği ilginç ve komik bir filme imza atmış, bakalım neler demiş =)

franklyn

17 Şubat Salı: Franklyn: 19.00 Beyoğlu Emek Sineması: Fantastik filmler bölümünde Gerald McMorrow’un yönetmenliğinde gösterilecek olan Franklyn Günümüz Londra’sı ile hayali gelecekteki, inanç ve dini fanatizmin hüküm sürdüğü tekdüze bir metropol olan Meanwhile City. Körfez Savaşı gazisi, dini bütün Esser, Londra’nın evsizlerin hükmündeki karanlık sokaklarında kayıp asi oğlunu aramaktadır. Otuzlarındaki Milo, gerçek aşkın saf ve güçlü duygularına tekrar sahip olmak için çabalayıp durmaktadır. Çekici ve yaralı güzel sanatlar öğrencisi Emilia, hayat ve ölümü ayıran ince çizgide gidip gelen intihar konulu sanat projeleri üretmektedir. Şehrin tek ateisti, başına buyruk maskeli detektif Preest sokaklarda intikam peşindedir. Tek bir kurşun, bu dört kayıp ruhun kaderini beklenmedik bir şekilde belirleyecektir.

18 Şubat Çarşamba: The Pleasure of Being Robbed: 13.oo Beyoğlu Fitaş AFM: Hepimiz doğuştan depresifiz; kendimizi ne kadar meşgul edebiliyoruz, işte tüm olay bu sloganıyla Amerika’dan yeniler bölümünde gösterilecek olan filmde; New York’ta yaşayan Eleonore her yerde, yabancıların çantalarında bile bir şeyler arıyor. İnsanlar çantalarından çalınanları fark edince, yani Eleonore’un işi bitince, yüzlerinde acı bir gülümseme ile kalakalıyorlar. Soyulmanın Hazzı, en acı verici ve en güzel, en üzücü ve en komik, gerçek ve gerçeküstü, hasıraltı edilen ve dışavurulan yanlarıyla yalnızlığın bir portresi. Ve bir not, yönetmen Joshua Safdie 84 doğumlu=)

19 Şubat Perşembe: Back Soon:  15.00 Beyoğlu Emek  Sineması: Kuzey Işıkları adı altında gösterilen film; Anna Hallgrimsdottir iki oğluyla beraber Reykjavik’te yaşıyor. İzlanda’nın soğuğundan bunalmış, işini devredip yurtdışına çıkmaya karar veriyor. İşi, yani esrar satmak, çok kazandıran bir iş ve o da bunu iyi bir ücret karşılığında devretmek istiyor… İşi -ve tabii cep telefonunu, keza müşterileri ona bu cepten ulaşıyorlar- devredeceği uyuşturucu satıcısı 48 saat içinde parayı hazır edeceğini söyler. Bu sırada Anna İzlanda’ya has her türlü aile meselesi ile uğraşır; mutfağı, günlük yeşilliklerini almayı beklerken partileyen müşteri/arkadaşları ile dolar taşar.

a_zona_01

19 Şubat Perşembe: Uprise: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması: Sandro Aguilar yönetmenliğindeki film; Birini kaybettiğimizde, boş kalan alanlarda bizi duvarlarla bir yapan ortak bir vicdan belirir cümlesiyle açılan Keşif filmleri içinde gösterilecek filmde, her karakter bir sevdiğini kaybetmenin ruh hali içindedir. Bir zamanlar babasının yaşadığı apartman dairesinin boşluğuna alışmaya çalışan bir adam. Gözlerden uzak bir köyde geri dönmeyecek kocasının yolunu gözleyen hamile bir kadın. Yüreklerini ağırlaştıran hüzünleri ve kasvetli duruşları, bu insanlara sanki anestezi altındalarmış havası veriyor: Aksak ilerliyorlar, dinlenecek bir yer arar gibiler. Bu yoğun yalnızlık hissi titizlikle kurgulanmış müzikle birleşiyor. Diyalog az, sesler ise ancak gerektiği kadar.

20 Şubat Cuma: Better Things: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması: Keş!f filmleri adı altında gösterilecek olan filmde, Gail’ın agorafobisi onu içeriye, aşk romanları okuyarak kendini kaybettiği, anneannesi ile paylaştığı eve hapsediyor. Bu iki kadın ufak adımlarla birbirleriyle yakınlaşmaya çabalıyorlar. Rob kız arkadaşını kaybetmiş olmakla başa çıkmaya çalışıyor. Gladwin çifti, 60 yıllık beraberliklerinde bir dönüm noktasına gelmişler: Senelerce konuşulmayan gerçekler aralarında bir duvar örmüş bulunmakta. Sevgisinde sadık Bayan Gladwin küçük hareketleriyle bu durumu ikisi için de aşmaya çalışıyor. Film Duana Hopins yönetmenliğinde karşımıza çıkıyor.

21 Şubat C.tesi: Afterschool: 12.30 Beyoğlu Emek Sineması: Bir ilk film niteliğinde olan Afterschool yine Keş!f başlığı altında gösterilecek. !984 doğumlu Antonio Campos filmde bizlere, ölümün kurgusallığının çözümlenmeye çalışıldıkça tehlikeli bir hal alacağından bahsediyor. Robert, Amerika’nın Doğu yakasının seçkin liselerinden birinde okumaktadır. Çekingen ve içine kapanıktır; zamanının büyük çoğunluğunu nette porno sitelerinde gezinerek ve “gerçek gibi görünen şeylerin” kliplerini izleyerek geçirir. Bir gün ortalıkta dolanırken kazara iki genç sınıf arkadaşının trajik ölümüne kamerasıyla tanıklık eder. Okul yönetimi, öğrencilerin bu olayın şokunu atlatmalarını hızlandırmak amacıyla, ölen iki kızın anısına bir video hazırlanmasını uygun görür. Ancak bu görev hem öğrencileri hem de öğretmenleri huzursuz ve paranoyak bir ruh haline iter.

baghead-poster

22 Şubat Pazar: Baghead: 17.00 Beyoğlu Emek Sineması: Duplass Kardeşlerin yönetmenliğinde amerika’dan yeniler başlığı altında gösterilecek olan film, “Kafasına kese kağıdından torba geçirmiş bir adamı” konu alan komik, samimi, sempatik ve evet, biraz da korkunç bir film. Arkadaşlarının bir filminin başarısından esinlenen dört arkadaş haftasonunu geçirmek üzere ormanda bir eve kapanırlar. Amaç, ortada fazla bir fikir olmasa da, hepsinin önemli rollere soyunduğu, onları ünlü yapacak bir şaheser yazmaktır. Oraya vardıklarında, tahmin edileceği üzere, aralarında aşk ve arzu filizlenmeye başlar ve karakterlerden biri ormanda kafasına kese kağıdı geçirmiş bir adam gördüğünü iddia eder.

Tabiki biletleri alabilmenin nasıl eziyetlere dönüştüğünü hepimiz biliyoruz, Elif’le bi dönem kafamız ataş yağdığını düşünmek hatırlamak bile istemiyorum ki aa bakın yine hatırladım eheh, şimdi biletler bi alana bi bedava, o yüzden koşun, gelin, eklemlenelim, ucuza film izleyelim, hem de çok güzeller, bilet sırasına da birlikte girelim hatta eheh, böyle de çıkarım var blogdan, bildiğin davetler ediyorum, neyse işte, heyecanlıyım bi de şöyle diyor sitede; !f Istanbul festival biletleri 1 Şubat’ta http://www.mybilet.com üzerinden ön satışta, 7 Şubat tarihinden itibaren Beyoğlu AFM Fitaş, AFM İstinyePark, AFM Caddebostan Budak, Beyoğlu Emek Sinemaları gişelerinde ve Capacity AVM, Cevahir AVM, Profilo AVM, Kanyon AVM, Erenköy, Ümraniye, Nişantaşı, Beyoğlu D&R’larda.

 12cc38ce3519c731med

Şimdi yazmayayım beni dizi manyakı sanacaklar diyorum ama olağanüstü şeyler oluyor, özellikle de bu dizide. İlk günden beri kaçırmadan izlediğim, vakti zamanında da hepimizin çok sevdiği Terminatör filmlerinin konusundan devam ediliyor. 2’den önce 3’ten sonra sloganıyla da bize gizli kalmış ayrıntıların tanımını veriyor adeta. Dizi hiç görmediğimiz bi yerden, Sarah Connor’un henüz ölmediği, John Connor’ında (Thomas Dekker) henüz 16 yaşında bir genç olduğu bir tarihten başladı. Karşımızda eski kaslı sert ifadeli Sarah Connor yerine bu dizide ışıl ışıl, oldukça güzel bir kadın karşılıyor bizleri (Lena Headey) . Başlangıçta alışmakta zorlansam da sonradan oyunculuğu ile beni etkilemeyi başaran bir karakter. Dizide daha önce 2. sinema filminde akıl hastanesine kapatılan Sarah Connor’un oldukça fazla siyaset ve felsefe okuduğunu görüyoruz, hatta zaman zaman her bölümde onun ağzından II. Dünya Savaşında atom bombasının atılmasını ilişkin liderlerin karar sonrası konuşmalarını ya da bilim adamlarının buluşlarından dolayı bazen hayata küstüklerini duyabiliyoruz. Zaten dizi adından da anlaşılacağı gibi Sarah Connor’un Günlükleri olduğundan hikaye onun aslında bir bakıma hiç görmediğimiz duygulu anne sözleriyle aktarılıyor. Öte yandan daha önce hiç görmediğimiz 3 karakteri de izleme fırsatı buluyorz ki benim diziyi bu kadar çok sevme nedenlerim aslında daha çok bu karakterler. James Ellison (Richar T. Jones) başlarda Sarah Connor’un peşindeki dedektif rolündüyken sonradan ona inanmaya başlayan bir adamı oynuyor. Daha önce 4400den tanıdığımız Tess (Summer Glau) adlı karakter bu dizide Cameron adlı bir Cyborg’e hayat veriyor(muhtemelen adının Cameron olması da film serisindeki yönetmen James Cameron’a bir saygı niteliğinde olsa gerek). Bir balerin zerafetiyle diziye giren bu kadın John Connor’un gelecekten yolladığı bir robot. Ama daha en başından da azcık azcık farkettiğimiz üzere o biraz farklı bir robot. Sanata düşkün ve müziğe göre dans edebiliyor. Zaten dizinin bi yerinde Sarah Connor’un ağzından eğer makineler sanatı yapmayı da öğrenirlerse onları insanlardan ayıracak ne kalabilir ki geriye diyecektir, işte tam da bu sözleri duyduğumuz an Cameron bir piyano konçertosuyla ekranımızda bir kuğu gibi salınacak ve bale yapacaktır, bu durumun getirilerinden kuşku duymaya başlıyorum. Terminator Filmleriyle senaryo açısından zaman zaman çelişen bu dizimiz gün geçtikçe bizi kendine çekmeye devam ediyor.

tscc1

Haftalar boyu izlediğim en güvenilir robot olduğunu düşündüğüm ve John’a bağlılığından hiç şüphe etmediğim Cameron ise bölümler ilerledikçe başına gelen bir kazadan sonra eski mission’una geri dönüp John’u öldürmeye çalışıyordu ayrıca 2.04’te onun karmaşık bir geçmişi olduğuna da şahit oluyoruz. Evet John ondan vazgeçmedi ve Cameron’u tamir etti ama artık her an tetikteyiz diyebilirim. John’un amcası Derek Reese (Brian Austin Green) ise diziye geldiği andan beri hem biraz tehlikeli hem de güvenilir bir hava oluşturmayı başarıyor. Ama Cameron’a olan (ve diğer tüm makinelere) nefretini de her an gözlemlemek mümkün. Derek’in gelmesiyle zaman zaman flashbacklerle geriye dönerek yani aslında geleceğe giderek, gelecekteki Connor’un neler yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Direniş güçlerinin lideri olan John Connor bazı robotları yeniden programlayıp kendi güçlerine ekliyor. Ama bazen robotlar bir anda eski görevlerine dönebiliyorlar, Cameron gelecekte 1 tane Ciborg’u durdurmaya çalışırken: bazen böyle oluyorlar, kimse neden olduğunu bilmiyor, deyiverip, bizi ürkütmeyi başarıyor. Hem Cameron hem de Derek diziye çok güzel renk katarken Derek’ın John’un amcası olduğunu bilmediğini sanaduralım John’un doğumgününde amcası onu babasının çocukluğuyla karşılaştırıp, aslında herşeyi biliyorum diyerek hepimize ayar vermeyi biliyor. Bu güçlü ve oldukça hüzünlü adamı hayranlıkla izlemeye devam ediyoruz.

tscc2

(Tüm bunların yanında dizi ile ilgili aslında en çok sevdiğim şey dizinin müzikleri. Bütün Terminatör filmlerinde Theme Song olarak kullanılan ve hepimizin dı dıt dıt dı dıv (Brad Fiedel )olarak da mırıldanabileceği melodi zaman zaman müziklerde kendini gösterse de Bear McCreary tıpkı Battlestar Galactica’nın müzikleri gibi bu diziye de el atmış ve olağanüstü Soundtrackler oluşturmuştur. Bu adam artık ne yapsa dinlerim demeye başladım sağda solda evet, onlar nasıl görkemli, karamsar ve epik müziklerdir, her saheneye uyan şahane bestelerdir anlamak mümkün değildir. Diziye bambaşka bir hava katmaktadır. İyi ki de Katmaktadır.)

04_terminator_lg

Şu anda 2. sezonunu izlediğimiz dizi, beni her bölümde daha çok etkiliyor. (2.05)Özellikle Wizard Of Oz’a yapılan göndermeleriyle bu hafta bana çok güzel anlar yaşattı. Amcasıyla birlikte bir askeri kampa gitmek zorunda kalan John orada bir yandan askerliği öğrenedursun öte yandan da gelecekteki komutanının(Martin Bedell) t-888 tarafından öldürülmesini engellemeye çalışıyor. Amcası da onun gözetmeni olarak kampta yanı başında bulunuyor. Kardeşini kaybetmenin hüznüyle dolu olan bu adam yine geçmişini yani geleceğini hatırlayarak bizi aydınlatmaya devam ediyor. Kurtarmaya çalıştıkları Martin gelecekte Derek’ın oldukça yakın bir arkadaşı ve onun John Connor’ı kurtarmak için yaptıklarını izliyoruz. Bölümde t-888 sonunda yenmeyi başaran Connor ve Reese, Martin’le konuşup askeri kamptan ayrılıyorlar. Böyle bir olay almasaydı sevgilisyle birlikte askrliği bırakarak evine dönecek olan çocuk John’a inanıyor ve kendi yolunu çiziyor. Derek Reese ise giderek daha hüzünlü bir hal alıyor ve gelecekte bu çocuğun Connor’u kurtarmak için öleceğini anlatıyor: “we’ve rescued 40 prisoners out there… one of them was John Connor. martin was always a great runner. but no one could outrun a blast like that… he died, john. he died for you. we all die for you…” diyor, çünkü onlarınki böyle bir savaş, çünkü Connor gelecekte böyle bir lider… Tüm bölümde “Oz Büyücüsüneki” Dorothy’nin kahramanlıklarını okuyan anne Connor aslında bir yandan da kendi oğluna göndermede bulunduğundan habersizdir…

terminator2

James Cameron’un çok küçük bir bütçeyle çektiği B tipi bir film olarak tasarlanan The Teminatör(1984) hayatımıza girdiği an bir kült haline geleceği anlaşılmıştı. Arnold Schwarzhenegger’ın (Cyborg) görkemli görüntüsü ve Linda Hamilton’un (Sarah Connor) kaslı vücuduyla ve müthiş müziğiyle hafızalarımıza kazınan bu filmde gelecekten gelen bir Cyborg Sarah Connor’un peşine düşüyor.Yine gelecekten gelen Kyle Reese de Sarah Connor’un geleceğin direniş liderinin annesinin korunmasıyla görevli. Sonuçta Kyle Reese hem bu liderin bilmeden babası oluyor, hem de görevini tamamlamış bir şekilde ölüyordu. İkinci Sinema filmi ise oldukça geç çekilmesine rağmen dev bir prodüksüyon oldu. Termiator 2: The Judgement Day(1991- J.Cameron) serinin en çok ilgi çeken hatta bir efsane haline gelen filmini meydana getirdi. Bu filmde oğlunu korumak için bir Amazon kraliçesi haline gelen Sarah Connor’u, gelecekten gelen birinin görevi Connor’ları korumak diğerinin ise yoketmek olan 2 Cyborg’un mücadelesini ve anne-oğul’un yaşam savaşını izliyorduk. İyi Cyborg rolünde Arnold Schwarzhenegger(t-800) yine çok görkemliyken, daha gelişmiş bir model olan ve bizim yıllarca oyuncunun ismini bile “Civa Adam” olarak anmamıza neden olan Robert Patrick t-1000’in efsane oyuncusuydu. İki Cyborg kıyasıya kapıştılar, bu film hem hasılat rekorları kırdı hem insanlar arasında senaryo ve görselliğiyle bir efsaneye dönüştü. Sonuçta hem Sarah hem de oğlu John hayatta kaldılar ve bu da bir 3. film için olasılık haline geldi. Terminator 3: The Rise of The Machine (Jonathan Mostow) işte bu ihtimallle 2003’te çekilmiştir. Çok yaşlı ve vali olmasına rağmen Arnold Schwarzhenegger’ın da oynadığı bu filmde John Connor rolünde çok sevdiğim Carnivale(2003) oyuncusu Nick Stahl’un oynaması bizi sevindirse de filmden çok fazla hoşlanmadığımızı söylemem gerekir. Ama filmden öğrendiğimize göre t800 modeline olan duygusal bağlılığı yüzünden (bkz. Terminator 2 Arnold) John Connor’un bu model tarafından öldürüleceği yönündedir. Şimdi Terminator 4: The Salvation (Joseph McGinty 2009-Supernatural’den tanıyoruz)  (Trailer izle) çekim aşamasındadır ve öğrendiğim kadarıyla John Connor’un Batman olarak da tanıdığımız Christian Bale oynayacaktır. Bu filmin ayrıntılarını da bir başka gün sizlere yazacağım…

Sonradan gelen edit: Evet yorumlarda söylenmiş ben unutmuştum, Catherine Weaver yeni bir Cyborg t-1000 (yani civa kadın) son bölümlerde bize görünmeye başlayan Garbage grubunun da solisti olan Shirley Manson tarafından canlandırılmakta. Cameron ile karşılaşcağı günü hevesle bekliyoruz, ilerleyen günlerde de buna şahit olacağımızı umuyorum…

Hayatı Tersine Çevirdik…

sideolife

Çok yakın zaman önce hayatımıza giren bu dizi pek çoğumuzun gözünden kaçmıştır eminim ama ben şöyle bir ilk bölümünden itibaren diziyi çok ilginç buldum… Uzun yıllar Gilmore Girls izleyerek hayatı çözmeye çalışan ben şimdi de eksiğimi bu dizi ile kapatmaya çalıştım. Dizi öncelikle kent yaşamında başarılı insanları anlatıyor, biz ise gözümüzü Jenny adlı sarışın, güzel, evlenmek üzere olan, mükemmel bir nişanlısı olan bir kadına çeviriyoruz evet. Jenny kardeşimizin hayatında her şey yolunda gidiyor gibi görünmektedir, Ian adındaki yakışıklı, başarılı ve de iyi bir insan olan nişanlısıyla evlilik planlarına başlamışlardır. Bir gün en yakın arkadaşı hayat dolu Vivy’nin kanser olduğunu öğrenene kadar hayatının son dönemlerinde hiç bir sorunu olmamamıştır denilebilir onun için. O anda arkadaşı için çok fazla üzülen Jenny için işler yolunda gitmemeye başlar, ilk kez öyle büyük bir paniğe kapılan Jenny nişanlısını hızlı arama ile arar, ama telefonda bir başka erkeğin sesi vardır, filmin sonuna kadar Cell Phone Man olarak adlandırılacak bu adam onun hayatında bazı değişikliklere yol açar… Vivy ile olan konuşmalarının birinde ise Vivy şöyle söyler; bu hayattan ne mi istiyorum; herşeyi Jenny, herşeyi, iyi bir yaşam, iyi bir iş, aşk, eğlence, dostlar, herşey… Bu andan itibaren Jenny evrenden tuhaf işaretler almaya başlar, o ana kadar çalıştığı dergide hep fotoğrafçılık yapan Jenny birden çektiği fotolarda insanlarla ilgili kimsenin göremediği şeyler görür ve de resimlerini çektiği insanların hikayelerini de yazmaya başlayarak bir anda ünlenir…

side_4

 Tam bu aşamada nişanlısı Ian’la da arası bozulan Jenny aslında Ian’ın doğru erkek olduğunu ama yanlış zamanda geldiğini düşünmektedir. Şimdi böyle anlatıldığında basit bir kent ve de aşk hikayesi gibi görünen bu dizi içinde derin ayrıntılar barındırmaktadır. Örneğin Vivy kanser tedavisi için başvurduğu doktorla kemoterapi esnasında karşılaşır ve doktorunun da kanser olduğunu farkeder, doktoru Vivy’e bir kez kanseri yendikten sonra neler başarabileceğini asla bilemezsin diyerek onu cesaretlendirir… Öte yandan Cell Phone Man ile konuşmaya devam eden Jenny bir anda bu adama aşık olmaya başladığını hisseder hikaye çok farklı bir yön kazanır. Jenny’nin patronu ise Vivy’e aşıktır, tüm kanser aşamalarında hep onun yanında olmaya çalışır, bu süreçte hayata dair o da çok şey öğrenecektir. Filmin sonuna doğru işler çığrından çıkar, Cell Phone Man Çin’e iş için gider ve de dönüşte Jenny ile buluşmak için sözleşir, ama bir türlü dönmek bilmez ve Jenny umutsuzluğa kapılır, tesadüfen karşılaştığı ve telefonunu Çin’de kaybettiği söyleyen adamın Cell Phone Man olduğunu düşünmesi üzerine harekete geçer ve de adam Jenny’i evet ben oyun diyerek kandırır. Aslı astarı ortaya çıktığında ise, Jenny zor anlar yaşar, o olmadığını bile bile kendini inandırdığını farkeden Jenny psikeatrist’e gider… Psikeatrist aslında Cell Phone Man diye birinin olmadığını onu Jenny’nin kafasında uydurduğunu söylemektedir. Bu noktada işte :Psikeatrinin hem ruh bilimi olduğunu hem de aynı zamanda olağanüstü şeyleri rasyonalize ederek hayatımızdaki sıradışı şeyleri yok etmeye çalıştığını görürüz. Gerçek CellPhone Man’imiz ise Jenny’i arayıp durmaktadır her yerde… Tüm bu arayış hikayeleri romantik olmaktan öte içimizdeki kuşkuların, neden hayatımızda aslında hep birşeyleri eksik hissettiğimizin cevaplarını vermektedir bizlere…

symbolic

Vivy ise Jenny’nin patronu Ricky ile aralarında dostluktan fazlası olduğunu farkeder, ama ikisi de birbirlerini çok seviyor olsalar dahi, bu yaşadıkları yoğun duygulardan ürkerler. Herşeyi ama hayata dair herşeyi isteyen Vivy, aslında istediği şeyleri elde etme adımını atmaktan bile aciz olduğunu çok geçmeden farkedecektir. Sürekli akan hayatında sabit bir ilişki oluşturmayı bilemeyen Ricky ise Vivy’den az da olsa daha çetin ceviz çıkmıştır. Neden her zaman gözümüzün önünde olan güzel şeyleri hemen gördükten sonra, onlardan kaçınmak gibi bir ruh haline bürünüveriyoruz, ya herşeyi berbat edersem diye düşünmeye başlıyor ve geriye doğru adımlar atıyoruz. Başımıza gelen olağanüstü şeyleri berbat etme korkusu, bizi onları hiç yaşamamaya itiyor, ne zaman bu hale geldik diye sormak istiyorum ben. Nasıl oldu da böylesine güvensiz olduk, güzel şeylerden kaçar olduk…

Aşk hakkında konuşacak değil, ben pek bilmem öyle şeyleri çözümlemeyi ama hayatımda her zaman, herşey tamam dediğim anlarda, hissettiğim büyük eksiklik rasyonel düşüncelerle açıklanamaz bence… Depresyon ya da diğer rahatsızlıklar tüm sorunlarımıza verilen ortak isimler olmamalı asla. Bu hayattan bizi mutlu edecek kadarını değil, alabildiğimiz herşeyi istemeyi bilmeliyiz bana kalırsa ve yine de birşeyler eksik gibi geliyorsa, şöyle bir silkinip baştan başlayalım diyebilmeliyiz. Jenny o ana kadar her şey yolundaymış gibi görünen mükemmel hayatında büyük boşluklar olduğunu anlıyor, evren onu uyandırıyor evet, peki bizi ne uyandıracak, biz neyi bekliyoruz, ne zaman aslında en azıyla yetindiğimizi farkedip, hayatımızın yönünü değiştirmeye daha kötüsünü bulabilme ihtimalimizi bile bile cesaret edebileceğiz. Ben Jenny kadar cesur muyum, uyanabilecek miyim uykumdan, dinlendirici olmaktan çok yorucu olan, tedirgin edici olan uykumdan kalkabilecek miyim, bulabilecek miyim, nerde ve ne eksik.. İşte bu ufacık dizi beni her zaman bildiğim ama iyice gözüme sokulmuş olan bu gerçeklerle yüzleşmeye itiyor… Dizinin akibetine gelince, evet dizide sonunda Jenny ve gizemli adam karşılaşıyor, Jenny’nin evlendiğini sanan adam düğüne itiraz ediyor ama aslında Jenny’nin eski nişanlısının bir başkasıyla evlendiğini ise sonradan anlıyor. Çok romantik gibi gelse de aslında benim dikkatimi çeken yer Cell Phone Man’in sonunda bulduğu kadının evlendiğini görüp sessizce oradan ayrılmaması, neden beni beklemedin, neden bu ihtimali hayatını kapadın diye bağırabilecek cesareti bulması… Daha uzun yıllar Gilmore Girls gibi, hayatımızın hep arkadaşlarımızla konuşarak çözümlemeye çalıştığımız basit problemleri üzerine kurulu bu dizinin de yayınlanacağını sandım, izlenme oranları da oldukça yüksekti, ama senaristler bölüm yazmak istemedikleri için dizi bitirildi.

sideo

Çok güzel diziler var evet, çok güzel filmler izliyoruz hiç şüphesiz, dehaların elinden çıkma başyapıtlara şahit oluyoruz evet. Ama bazen hayat o kadar basit ki, basit birşeyler izlemek istiyorum ben, kendim kadar sıradan insanlara bakmak istiyorum, kendim kadar basit insanları izlemek istiyorum, iyi vakit geçirmek, uyandırılabilme ihtimalim üzerinde durabilmek istiyorum ama ciddi bir şekilde… Bizim belki de rasyonel benzetmelerle, kullandığımız dilerin kelimeleriyle açıklanamayacak birşeylere ihtiyacımız var… Hayatı ters yüz edebilir miyiz, hayatımı ter yüz edebilir miyim, böyle bir cesaretim var mı, aslında benim dediğim hayatın sınırları nasıl belli oluyor, eksik olan yerler ne, boşlukları nasıl dolduracağız bilemiyorum… Ama bazen izlediğimi bir şey, ya da dinlediğim bir hikaye bana cesaret veriyor, hikaye anlatmayı bilen, kendimi iyi hissetmemi sağlayan insanlar var, etrafımdalar, bu dizi ekseninde hem dizinin senaristlerine hem de hayatımdaki insanlara şükür etmek isterim, bir gün hepimizin uyanabilceği gibi iyi bir gelecek istiyorum hepimiz için, ve dizinin devamı gelsin istiyorum son olarak…

ed20486b8b1

Fena halde Spoiler içerir Dikkat!!

Richard Schenkman’ın yönetmenliğinde, Jerome Bixby’nin yazdığı film oldukça sıradan bir sahneyle açılıyor. Prof. John Oldman olduğunu sonradan öğrendiğimiz kişi eşyalarını bir kamyonete yüklüyor, gitmek üzere olduğunu anlıyoruz, evine girdiğinde ise onu birkaç kişi karşılıyor bu insanların onun üniversiteden arkadaşları olduğunu anlıyoruz, bir antropolog, bir arkeolog, bir din bilimci, bir biyolog ve de bir psikolog’dan oluşan akademik dostlar John Oldman’a sürekli neden gittiği yönünde sorular sorup cevap vermesinde ısrar ediyorlar, o da sonunda her 10 yılın sonunda insanlar hiç yaşlanmadığımı farkettiklerinde yer değiştiriyorum diyor ve laf lafı açtığında onun 14.000 yıldır yaşadığını söylediği cümleye şahit oluyorz evet o bir mağara adamı, üst paleolitik çağdan kalma bir adam.

the-man-from-earth

Film 14.000 yıl yaşadığını düşündüğünüz birine ne sorardınız sorusunun bir ürünü olmakla birlikte, sadece tek bir odada ve 7-8 karakterle geçmesine rağmen bizi hiç sıkmıyor, süper bir fantastik-bilimkurgu olup çıkıyor adeta…

Öncelikle Elif’le hemen bilgisayara koyup izlemeye (Plutarch kişisinin de çok güzel film demesiyle) başladığımız film bizi hemen heycanlandırmayı başarıyor çünkü konu çok ilginç, başrol oyuncusunun abartılı mimiklerine katlanıyoruz bir süre ama o da nesi, Tony Todd bir kaç soru soruyor ve de herşey değişiyor, adeta bu karizmatik eski “şeker adamın” sesine kilitleniyoruz ve de bu bilimadamlarının aksini kanıtlamak üzere sorduğu soruları dinliyoruz tek tek, diyor ki mağara adamı, sizlere mağara adamı olduğumu söyleyebilmemin tek yolu, sizlerin ürettiği bilime bakarak yaşım hakkında bir yorum yapmamdır, öğrenmediğim şeyi size söyleyemem, şüphesiz psikoloji dışında her alanda doktorolarım var ve bildiklerim üzerinden yaşadıklarıma yorum yapıyorum.

film eksiksiz soru ve cevaplarla ilerlerken, John Oldman karakterinin Jesus olduğunu iddia etmesine kadar bana göre herşey pek iyiydi, pek çok insan bu söylemi beğense de ben her filmi bir Jesus’a bağlama hevesiyle senaryolaştıran dışarlıklı halka öfke duyuyorum, üstelik adam ben Jesustum ve insanlar beni yanlış anladı ismin bile öyle değildi, söylediğim sözler çarpıtıldı ve ruhlarımızı bozuk algıladı kilise, evet beni çarmıha gerdiler ama sonra iyileştim ve yeniden doğdu zannettiler, oysa Budha’nın öğretilerini tekrarlıyordum diyerek, din çökertmesine girişse de dini anti Jesus söylemi de yine Jesus’tan bahseder diyerek bu bölümen hoşlanmadım.

Başlarda bu kişiye itiraz eden akademik camia yavaş yavaş ondan etkilenip sorularını ard arda sıraladırlar… film aynı odada geceye kadar devam etti. Psikoloji profesörü John Oldman’ı tehdit edip (hatta bir ara ona silah doğrulttu ve seni vursam ölür müsün diye sordu) de ona söylediklerinin bir şaka olduğunu söyletene kadar tartışma sürdü, , ama aslında adamımız 14.000 yaşındaydı ve başı derde girmesin diye susmuştu, onu susturan yaşlı Psikoloji Profesörününse filmin sonunda oğlu çıkması harika bir sürprizdi diyebiliriz yine de iyi şeyler getirmedi.

Film az bütçeyle çekilen bence harika bir fantastik, izlemek çok eğlenceliydi, anlattıklarından vazgeçen John Oldman’ı süzen ve de gözyaşları içinde kalan Dan (Tony Todd) kişisi ise bu durumdan oldukça etkilendiğini ama gerçek hayata dönmesi gerektiğini ve eve gidip Uzay Yolu izlemesi gerektiğini söyledi. Bu ayrıntı üzerinden Elif’le google ettiğimizde senarist Bixby’nin Uzay Yolunda da senaristlik yaptığını ayrıca da Tony Todd’un da bu dizinin bazı Episode’larında yer aldığını gördük ve göndermeye sevindik. Öte yandan neden biyolojik örneklerini inceletmiyorsun diye soru sorulduğunda ne yani bir labaratuvar ortamında sigara içen adam ne olduğuma karar verene kadar bekliyim mi diye cevap veren John Oldman düpedüz bir X-Files göndermesi de yapmıştı. Filmde yaşıyla ilgili bir kanıt göstermeyen sadece Van Gogh tablosunun ona Van gogh’un kendisinin verdiğini söyleyen Olman kişisi klişelere kaçılmadan ve bizi şüphe içinde bırakacak şekilde anlatılmıştı. Bak işte bu benim 150 yıllık resmim dese belki hepimiz inanırdık ama o zaman da şüphelenmemiz sağlanamazdı. Senarist, oyuncular ve yönetmenin ellerine sağlık. Çok beğendik an itibariyle IMDB puanının da 8.2 olduğunu öğrenip sevindik, bilimkurgu ille de milyondolarlarla yapılmaz diyenler için bulunmaz bir seyirlik, iyi izlemeler… 

theman05ox71


Philiser

Serbest Çağrışım Engellenemez... Marks'tan ve Engels'ten tam bağımsız olarak oluşturulan bu blog manifestosu, bir bardak kahve, bir dilim pasta eşliğinde yürürlüğe girmeyi beklemektedir. Sonuçta gökkuşağının altından çok atlar geçecektir, hipopotamlar ise her zaman çok vahşi olmayı sürdürecektir.
Blog yukarıdaki zeminden aldığı hareketle daireler çizerek bir dertler anlatır. dinleyiniz..

Twitter

Hata: Twitter hesabının erkese açık olduğundan emin olun.

Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Mar    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031