philiser’s Blog

 12cc38ce3519c731med

Şimdi yazmayayım beni dizi manyakı sanacaklar diyorum ama olağanüstü şeyler oluyor, özellikle de bu dizide. İlk günden beri kaçırmadan izlediğim, vakti zamanında da hepimizin çok sevdiği Terminatör filmlerinin konusundan devam ediliyor. 2’den önce 3’ten sonra sloganıyla da bize gizli kalmış ayrıntıların tanımını veriyor adeta. Dizi hiç görmediğimiz bi yerden, Sarah Connor’un henüz ölmediği, John Connor’ında (Thomas Dekker) henüz 16 yaşında bir genç olduğu bir tarihten başladı. Karşımızda eski kaslı sert ifadeli Sarah Connor yerine bu dizide ışıl ışıl, oldukça güzel bir kadın karşılıyor bizleri (Lena Headey) . Başlangıçta alışmakta zorlansam da sonradan oyunculuğu ile beni etkilemeyi başaran bir karakter. Dizide daha önce 2. sinema filminde akıl hastanesine kapatılan Sarah Connor’un oldukça fazla siyaset ve felsefe okuduğunu görüyoruz, hatta zaman zaman her bölümde onun ağzından II. Dünya Savaşında atom bombasının atılmasını ilişkin liderlerin karar sonrası konuşmalarını ya da bilim adamlarının buluşlarından dolayı bazen hayata küstüklerini duyabiliyoruz. Zaten dizi adından da anlaşılacağı gibi Sarah Connor’un Günlükleri olduğundan hikaye onun aslında bir bakıma hiç görmediğimiz duygulu anne sözleriyle aktarılıyor. Öte yandan daha önce hiç görmediğimiz 3 karakteri de izleme fırsatı buluyorz ki benim diziyi bu kadar çok sevme nedenlerim aslında daha çok bu karakterler. James Ellison (Richar T. Jones) başlarda Sarah Connor’un peşindeki dedektif rolündüyken sonradan ona inanmaya başlayan bir adamı oynuyor. Daha önce 4400den tanıdığımız Tess (Summer Glau) adlı karakter bu dizide Cameron adlı bir Cyborg’e hayat veriyor(muhtemelen adının Cameron olması da film serisindeki yönetmen James Cameron’a bir saygı niteliğinde olsa gerek). Bir balerin zerafetiyle diziye giren bu kadın John Connor’un gelecekten yolladığı bir robot. Ama daha en başından da azcık azcık farkettiğimiz üzere o biraz farklı bir robot. Sanata düşkün ve müziğe göre dans edebiliyor. Zaten dizinin bi yerinde Sarah Connor’un ağzından eğer makineler sanatı yapmayı da öğrenirlerse onları insanlardan ayıracak ne kalabilir ki geriye diyecektir, işte tam da bu sözleri duyduğumuz an Cameron bir piyano konçertosuyla ekranımızda bir kuğu gibi salınacak ve bale yapacaktır, bu durumun getirilerinden kuşku duymaya başlıyorum. Terminator Filmleriyle senaryo açısından zaman zaman çelişen bu dizimiz gün geçtikçe bizi kendine çekmeye devam ediyor.

tscc1

Haftalar boyu izlediğim en güvenilir robot olduğunu düşündüğüm ve John’a bağlılığından hiç şüphe etmediğim Cameron ise bölümler ilerledikçe başına gelen bir kazadan sonra eski mission’una geri dönüp John’u öldürmeye çalışıyordu ayrıca 2.04’te onun karmaşık bir geçmişi olduğuna da şahit oluyoruz. Evet John ondan vazgeçmedi ve Cameron’u tamir etti ama artık her an tetikteyiz diyebilirim. John’un amcası Derek Reese (Brian Austin Green) ise diziye geldiği andan beri hem biraz tehlikeli hem de güvenilir bir hava oluşturmayı başarıyor. Ama Cameron’a olan (ve diğer tüm makinelere) nefretini de her an gözlemlemek mümkün. Derek’in gelmesiyle zaman zaman flashbacklerle geriye dönerek yani aslında geleceğe giderek, gelecekteki Connor’un neler yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Direniş güçlerinin lideri olan John Connor bazı robotları yeniden programlayıp kendi güçlerine ekliyor. Ama bazen robotlar bir anda eski görevlerine dönebiliyorlar, Cameron gelecekte 1 tane Ciborg’u durdurmaya çalışırken: bazen böyle oluyorlar, kimse neden olduğunu bilmiyor, deyiverip, bizi ürkütmeyi başarıyor. Hem Cameron hem de Derek diziye çok güzel renk katarken Derek’ın John’un amcası olduğunu bilmediğini sanaduralım John’un doğumgününde amcası onu babasının çocukluğuyla karşılaştırıp, aslında herşeyi biliyorum diyerek hepimize ayar vermeyi biliyor. Bu güçlü ve oldukça hüzünlü adamı hayranlıkla izlemeye devam ediyoruz.

tscc2

(Tüm bunların yanında dizi ile ilgili aslında en çok sevdiğim şey dizinin müzikleri. Bütün Terminatör filmlerinde Theme Song olarak kullanılan ve hepimizin dı dıt dıt dı dıv (Brad Fiedel )olarak da mırıldanabileceği melodi zaman zaman müziklerde kendini gösterse de Bear McCreary tıpkı Battlestar Galactica’nın müzikleri gibi bu diziye de el atmış ve olağanüstü Soundtrackler oluşturmuştur. Bu adam artık ne yapsa dinlerim demeye başladım sağda solda evet, onlar nasıl görkemli, karamsar ve epik müziklerdir, her saheneye uyan şahane bestelerdir anlamak mümkün değildir. Diziye bambaşka bir hava katmaktadır. İyi ki de Katmaktadır.)

04_terminator_lg

Şu anda 2. sezonunu izlediğimiz dizi, beni her bölümde daha çok etkiliyor. (2.05)Özellikle Wizard Of Oz’a yapılan göndermeleriyle bu hafta bana çok güzel anlar yaşattı. Amcasıyla birlikte bir askeri kampa gitmek zorunda kalan John orada bir yandan askerliği öğrenedursun öte yandan da gelecekteki komutanının(Martin Bedell) t-888 tarafından öldürülmesini engellemeye çalışıyor. Amcası da onun gözetmeni olarak kampta yanı başında bulunuyor. Kardeşini kaybetmenin hüznüyle dolu olan bu adam yine geçmişini yani geleceğini hatırlayarak bizi aydınlatmaya devam ediyor. Kurtarmaya çalıştıkları Martin gelecekte Derek’ın oldukça yakın bir arkadaşı ve onun John Connor’ı kurtarmak için yaptıklarını izliyoruz. Bölümde t-888 sonunda yenmeyi başaran Connor ve Reese, Martin’le konuşup askeri kamptan ayrılıyorlar. Böyle bir olay almasaydı sevgilisyle birlikte askrliği bırakarak evine dönecek olan çocuk John’a inanıyor ve kendi yolunu çiziyor. Derek Reese ise giderek daha hüzünlü bir hal alıyor ve gelecekte bu çocuğun Connor’u kurtarmak için öleceğini anlatıyor: “we’ve rescued 40 prisoners out there… one of them was John Connor. martin was always a great runner. but no one could outrun a blast like that… he died, john. he died for you. we all die for you…” diyor, çünkü onlarınki böyle bir savaş, çünkü Connor gelecekte böyle bir lider… Tüm bölümde “Oz Büyücüsüneki” Dorothy’nin kahramanlıklarını okuyan anne Connor aslında bir yandan da kendi oğluna göndermede bulunduğundan habersizdir…

terminator2

James Cameron’un çok küçük bir bütçeyle çektiği B tipi bir film olarak tasarlanan The Teminatör(1984) hayatımıza girdiği an bir kült haline geleceği anlaşılmıştı. Arnold Schwarzhenegger’ın (Cyborg) görkemli görüntüsü ve Linda Hamilton’un (Sarah Connor) kaslı vücuduyla ve müthiş müziğiyle hafızalarımıza kazınan bu filmde gelecekten gelen bir Cyborg Sarah Connor’un peşine düşüyor.Yine gelecekten gelen Kyle Reese de Sarah Connor’un geleceğin direniş liderinin annesinin korunmasıyla görevli. Sonuçta Kyle Reese hem bu liderin bilmeden babası oluyor, hem de görevini tamamlamış bir şekilde ölüyordu. İkinci Sinema filmi ise oldukça geç çekilmesine rağmen dev bir prodüksüyon oldu. Termiator 2: The Judgement Day(1991- J.Cameron) serinin en çok ilgi çeken hatta bir efsane haline gelen filmini meydana getirdi. Bu filmde oğlunu korumak için bir Amazon kraliçesi haline gelen Sarah Connor’u, gelecekten gelen birinin görevi Connor’ları korumak diğerinin ise yoketmek olan 2 Cyborg’un mücadelesini ve anne-oğul’un yaşam savaşını izliyorduk. İyi Cyborg rolünde Arnold Schwarzhenegger(t-800) yine çok görkemliyken, daha gelişmiş bir model olan ve bizim yıllarca oyuncunun ismini bile “Civa Adam” olarak anmamıza neden olan Robert Patrick t-1000’in efsane oyuncusuydu. İki Cyborg kıyasıya kapıştılar, bu film hem hasılat rekorları kırdı hem insanlar arasında senaryo ve görselliğiyle bir efsaneye dönüştü. Sonuçta hem Sarah hem de oğlu John hayatta kaldılar ve bu da bir 3. film için olasılık haline geldi. Terminator 3: The Rise of The Machine (Jonathan Mostow) işte bu ihtimallle 2003’te çekilmiştir. Çok yaşlı ve vali olmasına rağmen Arnold Schwarzhenegger’ın da oynadığı bu filmde John Connor rolünde çok sevdiğim Carnivale(2003) oyuncusu Nick Stahl’un oynaması bizi sevindirse de filmden çok fazla hoşlanmadığımızı söylemem gerekir. Ama filmden öğrendiğimize göre t800 modeline olan duygusal bağlılığı yüzünden (bkz. Terminator 2 Arnold) John Connor’un bu model tarafından öldürüleceği yönündedir. Şimdi Terminator 4: The Salvation (Joseph McGinty 2009-Supernatural’den tanıyoruz)  (Trailer izle) çekim aşamasındadır ve öğrendiğim kadarıyla John Connor’un Batman olarak da tanıdığımız Christian Bale oynayacaktır. Bu filmin ayrıntılarını da bir başka gün sizlere yazacağım…

Sonradan gelen edit: Evet yorumlarda söylenmiş ben unutmuştum, Catherine Weaver yeni bir Cyborg t-1000 (yani civa kadın) son bölümlerde bize görünmeye başlayan Garbage grubunun da solisti olan Shirley Manson tarafından canlandırılmakta. Cameron ile karşılaşcağı günü hevesle bekliyoruz, ilerleyen günlerde de buna şahit olacağımızı umuyorum…

Hayatı Tersine Çevirdik…

sideolife

Çok yakın zaman önce hayatımıza giren bu dizi pek çoğumuzun gözünden kaçmıştır eminim ama ben şöyle bir ilk bölümünden itibaren diziyi çok ilginç buldum… Uzun yıllar Gilmore Girls izleyerek hayatı çözmeye çalışan ben şimdi de eksiğimi bu dizi ile kapatmaya çalıştım. Dizi öncelikle kent yaşamında başarılı insanları anlatıyor, biz ise gözümüzü Jenny adlı sarışın, güzel, evlenmek üzere olan, mükemmel bir nişanlısı olan bir kadına çeviriyoruz evet. Jenny kardeşimizin hayatında her şey yolunda gidiyor gibi görünmektedir, Ian adındaki yakışıklı, başarılı ve de iyi bir insan olan nişanlısıyla evlilik planlarına başlamışlardır. Bir gün en yakın arkadaşı hayat dolu Vivy’nin kanser olduğunu öğrenene kadar hayatının son dönemlerinde hiç bir sorunu olmamamıştır denilebilir onun için. O anda arkadaşı için çok fazla üzülen Jenny için işler yolunda gitmemeye başlar, ilk kez öyle büyük bir paniğe kapılan Jenny nişanlısını hızlı arama ile arar, ama telefonda bir başka erkeğin sesi vardır, filmin sonuna kadar Cell Phone Man olarak adlandırılacak bu adam onun hayatında bazı değişikliklere yol açar… Vivy ile olan konuşmalarının birinde ise Vivy şöyle söyler; bu hayattan ne mi istiyorum; herşeyi Jenny, herşeyi, iyi bir yaşam, iyi bir iş, aşk, eğlence, dostlar, herşey… Bu andan itibaren Jenny evrenden tuhaf işaretler almaya başlar, o ana kadar çalıştığı dergide hep fotoğrafçılık yapan Jenny birden çektiği fotolarda insanlarla ilgili kimsenin göremediği şeyler görür ve de resimlerini çektiği insanların hikayelerini de yazmaya başlayarak bir anda ünlenir…

side_4

 Tam bu aşamada nişanlısı Ian’la da arası bozulan Jenny aslında Ian’ın doğru erkek olduğunu ama yanlış zamanda geldiğini düşünmektedir. Şimdi böyle anlatıldığında basit bir kent ve de aşk hikayesi gibi görünen bu dizi içinde derin ayrıntılar barındırmaktadır. Örneğin Vivy kanser tedavisi için başvurduğu doktorla kemoterapi esnasında karşılaşır ve doktorunun da kanser olduğunu farkeder, doktoru Vivy’e bir kez kanseri yendikten sonra neler başarabileceğini asla bilemezsin diyerek onu cesaretlendirir… Öte yandan Cell Phone Man ile konuşmaya devam eden Jenny bir anda bu adama aşık olmaya başladığını hisseder hikaye çok farklı bir yön kazanır. Jenny’nin patronu ise Vivy’e aşıktır, tüm kanser aşamalarında hep onun yanında olmaya çalışır, bu süreçte hayata dair o da çok şey öğrenecektir. Filmin sonuna doğru işler çığrından çıkar, Cell Phone Man Çin’e iş için gider ve de dönüşte Jenny ile buluşmak için sözleşir, ama bir türlü dönmek bilmez ve Jenny umutsuzluğa kapılır, tesadüfen karşılaştığı ve telefonunu Çin’de kaybettiği söyleyen adamın Cell Phone Man olduğunu düşünmesi üzerine harekete geçer ve de adam Jenny’i evet ben oyun diyerek kandırır. Aslı astarı ortaya çıktığında ise, Jenny zor anlar yaşar, o olmadığını bile bile kendini inandırdığını farkeden Jenny psikeatrist’e gider… Psikeatrist aslında Cell Phone Man diye birinin olmadığını onu Jenny’nin kafasında uydurduğunu söylemektedir. Bu noktada işte :Psikeatrinin hem ruh bilimi olduğunu hem de aynı zamanda olağanüstü şeyleri rasyonalize ederek hayatımızdaki sıradışı şeyleri yok etmeye çalıştığını görürüz. Gerçek CellPhone Man’imiz ise Jenny’i arayıp durmaktadır her yerde… Tüm bu arayış hikayeleri romantik olmaktan öte içimizdeki kuşkuların, neden hayatımızda aslında hep birşeyleri eksik hissettiğimizin cevaplarını vermektedir bizlere…

symbolic

Vivy ise Jenny’nin patronu Ricky ile aralarında dostluktan fazlası olduğunu farkeder, ama ikisi de birbirlerini çok seviyor olsalar dahi, bu yaşadıkları yoğun duygulardan ürkerler. Herşeyi ama hayata dair herşeyi isteyen Vivy, aslında istediği şeyleri elde etme adımını atmaktan bile aciz olduğunu çok geçmeden farkedecektir. Sürekli akan hayatında sabit bir ilişki oluşturmayı bilemeyen Ricky ise Vivy’den az da olsa daha çetin ceviz çıkmıştır. Neden her zaman gözümüzün önünde olan güzel şeyleri hemen gördükten sonra, onlardan kaçınmak gibi bir ruh haline bürünüveriyoruz, ya herşeyi berbat edersem diye düşünmeye başlıyor ve geriye doğru adımlar atıyoruz. Başımıza gelen olağanüstü şeyleri berbat etme korkusu, bizi onları hiç yaşamamaya itiyor, ne zaman bu hale geldik diye sormak istiyorum ben. Nasıl oldu da böylesine güvensiz olduk, güzel şeylerden kaçar olduk…

Aşk hakkında konuşacak değil, ben pek bilmem öyle şeyleri çözümlemeyi ama hayatımda her zaman, herşey tamam dediğim anlarda, hissettiğim büyük eksiklik rasyonel düşüncelerle açıklanamaz bence… Depresyon ya da diğer rahatsızlıklar tüm sorunlarımıza verilen ortak isimler olmamalı asla. Bu hayattan bizi mutlu edecek kadarını değil, alabildiğimiz herşeyi istemeyi bilmeliyiz bana kalırsa ve yine de birşeyler eksik gibi geliyorsa, şöyle bir silkinip baştan başlayalım diyebilmeliyiz. Jenny o ana kadar her şey yolundaymış gibi görünen mükemmel hayatında büyük boşluklar olduğunu anlıyor, evren onu uyandırıyor evet, peki bizi ne uyandıracak, biz neyi bekliyoruz, ne zaman aslında en azıyla yetindiğimizi farkedip, hayatımızın yönünü değiştirmeye daha kötüsünü bulabilme ihtimalimizi bile bile cesaret edebileceğiz. Ben Jenny kadar cesur muyum, uyanabilecek miyim uykumdan, dinlendirici olmaktan çok yorucu olan, tedirgin edici olan uykumdan kalkabilecek miyim, bulabilecek miyim, nerde ve ne eksik.. İşte bu ufacık dizi beni her zaman bildiğim ama iyice gözüme sokulmuş olan bu gerçeklerle yüzleşmeye itiyor… Dizinin akibetine gelince, evet dizide sonunda Jenny ve gizemli adam karşılaşıyor, Jenny’nin evlendiğini sanan adam düğüne itiraz ediyor ama aslında Jenny’nin eski nişanlısının bir başkasıyla evlendiğini ise sonradan anlıyor. Çok romantik gibi gelse de aslında benim dikkatimi çeken yer Cell Phone Man’in sonunda bulduğu kadının evlendiğini görüp sessizce oradan ayrılmaması, neden beni beklemedin, neden bu ihtimali hayatını kapadın diye bağırabilecek cesareti bulması… Daha uzun yıllar Gilmore Girls gibi, hayatımızın hep arkadaşlarımızla konuşarak çözümlemeye çalıştığımız basit problemleri üzerine kurulu bu dizinin de yayınlanacağını sandım, izlenme oranları da oldukça yüksekti, ama senaristler bölüm yazmak istemedikleri için dizi bitirildi.

sideo

Çok güzel diziler var evet, çok güzel filmler izliyoruz hiç şüphesiz, dehaların elinden çıkma başyapıtlara şahit oluyoruz evet. Ama bazen hayat o kadar basit ki, basit birşeyler izlemek istiyorum ben, kendim kadar sıradan insanlara bakmak istiyorum, kendim kadar basit insanları izlemek istiyorum, iyi vakit geçirmek, uyandırılabilme ihtimalim üzerinde durabilmek istiyorum ama ciddi bir şekilde… Bizim belki de rasyonel benzetmelerle, kullandığımız dilerin kelimeleriyle açıklanamayacak birşeylere ihtiyacımız var… Hayatı ters yüz edebilir miyiz, hayatımı ter yüz edebilir miyim, böyle bir cesaretim var mı, aslında benim dediğim hayatın sınırları nasıl belli oluyor, eksik olan yerler ne, boşlukları nasıl dolduracağız bilemiyorum… Ama bazen izlediğimi bir şey, ya da dinlediğim bir hikaye bana cesaret veriyor, hikaye anlatmayı bilen, kendimi iyi hissetmemi sağlayan insanlar var, etrafımdalar, bu dizi ekseninde hem dizinin senaristlerine hem de hayatımdaki insanlara şükür etmek isterim, bir gün hepimizin uyanabilceği gibi iyi bir gelecek istiyorum hepimiz için, ve dizinin devamı gelsin istiyorum son olarak…

cay

Şimdi öncelikle bir bardak su kaynatılır, içine istediğinizden başlayarak, bir yemek kaşıkı kekik, bir parça kök tarçın, yarım avuç ada çayı, varsa azıcık da ıhlamur, 4 tane kurutulmuş hatmi çiçeği, 4 tane kurutulmuş papatya, bir parça zencefil ginger ayol, ve de 6 yaprak ayva yaprakı koyuyorsunuz, isterseniz nane de ilave edebilirsiniz azıcık, işte bunları kaynattığınız suya iyice yıkayarak koyun, daha sonra 2 dakika ama daha fazla değil kaynatın, bu kaynarken bir bardak hazırlayın kendinize ve içine 2 tatlı kaşıkı bal ile, 1 çay kaşıkı karabiber katın, ve de birazcık limon sıkın, kaynayan çayınızı da bu bardakın içine döktünüz mü dillere destan hasta çayımız hazır. Şimdi ben çok hasta oluyorum ya herkes biliyo, o yüzden böyle bi formül oluşturdum süper oluyo, içip terliyorsunuz sonra tekrar içiyorsunuz ertesi gün ve iyileşiyorsunuz…

bi de eğer sesiniz kısıldıysa, sıcak su, limon, karabiber ve bal karıştırıp için, çok iyi geliyor, göreceksiniz… iyi kışlar…

Şimdi böyle günlerdir dinliyorum evet Emily Wells, hayır daha yazmayacaktım, tüm şarkıları, isimlerini sözlerini iyice bir sindirecektim, başka şeylerle birlikte yazacaktım vs. ama yani nasıl bir albüm bu dinlediğim My Tin Car diye bir şarkı var örneğin tam da en güzeli Waltz of The Dearly Beloved derken, bu daha mı güzel ne (piyano tuşları kelebekler gibi uçuşuyor, keman seslerine karışıyor, beni bile şair edicek cidden) yoksa View from a Blind Eye mı, neler oluyor bana bilmiyorum, tam da son albümü harkulade derken (ki bu kelimeyi yazabiliyorum asla söyleyemiyorum, aslında doğru yazdığımdan bile emin değilim bu kelime beni ağzımdan kaçıvericek diye ürkütüyor ) bu Beatiful Sleepyhead and The Laughing Yaks(2006) (şöyle bir site buldum tıklayınca dinlenebiliyo galiba tıklayın ) albümü kulaklarımı tüm diğer melodilere kapadı, günlerdir doymamamacasına dinliyorum noolcek ki benim halim… Peki ya son albümü, The Symphonies, Dreams, Memories &Parties, Syphony 2 ve 6, inanılır gibi değil evet, ya cidden bulup dinleyin hak verceksiniz, bi de sözleri yazalım azıcık;

Waltz of the Dearly Beloved

You’re my desert, the line between the sky
and where the world gets solid
and willing to divide
I corner you in the bedroom
I find you at the sink
I picture you in the morning
I reach for you in my sleep

I was in love, with the sky it’s like a drug
I was in love, with my window at twilight

In the back room of my memory
Lives a small boy stocking shelves
of numbered periodicals,
and the dreams I don’t write down
got a typist on the bottle,
my stock boy only twelve
and dozing in the showroom
my many other selves

I was love with the sound of it all
I was in love, with not knowing, anything at all

I was in love, with the sky it’s quite a high
I was in love, with my window at twilight
I was love with the sound of it all
I was in love, with not knowing, anything at all

Emily Wells

My Tin Car

I got a car it’s made of tin
nobody knows what shape it’s in
but I’d like to take you for a ride
when we go, well I’ll drive real slow
when the wizzes by I want you to know
I want you, to know it

How’d you ever know how to hurt me?
How’d you ever know how to love?
How’d you ever get so wild?
How’d you ever get so tough?

So how ‘bout it you ready to go?
We’ll ride through the night to your rock n roll tapes
and hey,
will you be singin’
I know I know we’re all made of dust
but in the mean time I really feel so much
I mean really
I feel some thing
I mean really

ed20486b8b1

Fena halde Spoiler içerir Dikkat!!

Richard Schenkman’ın yönetmenliğinde, Jerome Bixby’nin yazdığı film oldukça sıradan bir sahneyle açılıyor. Prof. John Oldman olduğunu sonradan öğrendiğimiz kişi eşyalarını bir kamyonete yüklüyor, gitmek üzere olduğunu anlıyoruz, evine girdiğinde ise onu birkaç kişi karşılıyor bu insanların onun üniversiteden arkadaşları olduğunu anlıyoruz, bir antropolog, bir arkeolog, bir din bilimci, bir biyolog ve de bir psikolog’dan oluşan akademik dostlar John Oldman’a sürekli neden gittiği yönünde sorular sorup cevap vermesinde ısrar ediyorlar, o da sonunda her 10 yılın sonunda insanlar hiç yaşlanmadığımı farkettiklerinde yer değiştiriyorum diyor ve laf lafı açtığında onun 14.000 yıldır yaşadığını söylediği cümleye şahit oluyorz evet o bir mağara adamı, üst paleolitik çağdan kalma bir adam.

the-man-from-earth

Film 14.000 yıl yaşadığını düşündüğünüz birine ne sorardınız sorusunun bir ürünü olmakla birlikte, sadece tek bir odada ve 7-8 karakterle geçmesine rağmen bizi hiç sıkmıyor, süper bir fantastik-bilimkurgu olup çıkıyor adeta…

Öncelikle Elif’le hemen bilgisayara koyup izlemeye (Plutarch kişisinin de çok güzel film demesiyle) başladığımız film bizi hemen heycanlandırmayı başarıyor çünkü konu çok ilginç, başrol oyuncusunun abartılı mimiklerine katlanıyoruz bir süre ama o da nesi, Tony Todd bir kaç soru soruyor ve de herşey değişiyor, adeta bu karizmatik eski “şeker adamın” sesine kilitleniyoruz ve de bu bilimadamlarının aksini kanıtlamak üzere sorduğu soruları dinliyoruz tek tek, diyor ki mağara adamı, sizlere mağara adamı olduğumu söyleyebilmemin tek yolu, sizlerin ürettiği bilime bakarak yaşım hakkında bir yorum yapmamdır, öğrenmediğim şeyi size söyleyemem, şüphesiz psikoloji dışında her alanda doktorolarım var ve bildiklerim üzerinden yaşadıklarıma yorum yapıyorum.

film eksiksiz soru ve cevaplarla ilerlerken, John Oldman karakterinin Jesus olduğunu iddia etmesine kadar bana göre herşey pek iyiydi, pek çok insan bu söylemi beğense de ben her filmi bir Jesus’a bağlama hevesiyle senaryolaştıran dışarlıklı halka öfke duyuyorum, üstelik adam ben Jesustum ve insanlar beni yanlış anladı ismin bile öyle değildi, söylediğim sözler çarpıtıldı ve ruhlarımızı bozuk algıladı kilise, evet beni çarmıha gerdiler ama sonra iyileştim ve yeniden doğdu zannettiler, oysa Budha’nın öğretilerini tekrarlıyordum diyerek, din çökertmesine girişse de dini anti Jesus söylemi de yine Jesus’tan bahseder diyerek bu bölümen hoşlanmadım.

Başlarda bu kişiye itiraz eden akademik camia yavaş yavaş ondan etkilenip sorularını ard arda sıraladırlar… film aynı odada geceye kadar devam etti. Psikoloji profesörü John Oldman’ı tehdit edip (hatta bir ara ona silah doğrulttu ve seni vursam ölür müsün diye sordu) de ona söylediklerinin bir şaka olduğunu söyletene kadar tartışma sürdü, , ama aslında adamımız 14.000 yaşındaydı ve başı derde girmesin diye susmuştu, onu susturan yaşlı Psikoloji Profesörününse filmin sonunda oğlu çıkması harika bir sürprizdi diyebiliriz yine de iyi şeyler getirmedi.

Film az bütçeyle çekilen bence harika bir fantastik, izlemek çok eğlenceliydi, anlattıklarından vazgeçen John Oldman’ı süzen ve de gözyaşları içinde kalan Dan (Tony Todd) kişisi ise bu durumdan oldukça etkilendiğini ama gerçek hayata dönmesi gerektiğini ve eve gidip Uzay Yolu izlemesi gerektiğini söyledi. Bu ayrıntı üzerinden Elif’le google ettiğimizde senarist Bixby’nin Uzay Yolunda da senaristlik yaptığını ayrıca da Tony Todd’un da bu dizinin bazı Episode’larında yer aldığını gördük ve göndermeye sevindik. Öte yandan neden biyolojik örneklerini inceletmiyorsun diye soru sorulduğunda ne yani bir labaratuvar ortamında sigara içen adam ne olduğuma karar verene kadar bekliyim mi diye cevap veren John Oldman düpedüz bir X-Files göndermesi de yapmıştı. Filmde yaşıyla ilgili bir kanıt göstermeyen sadece Van Gogh tablosunun ona Van gogh’un kendisinin verdiğini söyleyen Olman kişisi klişelere kaçılmadan ve bizi şüphe içinde bırakacak şekilde anlatılmıştı. Bak işte bu benim 150 yıllık resmim dese belki hepimiz inanırdık ama o zaman da şüphelenmemiz sağlanamazdı. Senarist, oyuncular ve yönetmenin ellerine sağlık. Çok beğendik an itibariyle IMDB puanının da 8.2 olduğunu öğrenip sevindik, bilimkurgu ille de milyondolarlarla yapılmaz diyenler için bulunmaz bir seyirlik, iyi izlemeler… 

theman05ox71

candyman1

Ülkemizde yanılmıyorsam Şeker Adamın Laneti olarak kanal kanal gösterilen bu film bi dönem hepimizin kabusu haline gelmişti, başrol oyuncusundan (Tony Todd) mı korkalım, Clive Barker’ın hikayesinden mi korkalım, yoksa filmde kullanılan bence zamanın ötsinde görsel efektlerden mi korkalım karar verememiştik, ama ben çocukluğumdan bu yana uzun yıllar boyunca Tony Todd’dan ve de 3 kere şeker adam demekten ölesiye korktum. Lanet buydu evet, ama aslında 5 kere Candyman deyince işte bu adam geliveriyordu gece yanımıza, vücudundan ağzından çıkan adeta fışkıran arıları üstümüze salıyor, karşısına çıkan kim olursa öldürüyordu sağ elindeki kancasıyla.

Hikayemiz bu zenci adamın resim yapmaktaki ustalığıyla başlar, zengin bir adamın kızının tablosunu yaparken ona aşık olmasıyla başlar, o zamanki ırkçı düşüncelerin de etkisiyle iyice kafası atan kız babası da kıznın hamile kaldığını da öğrenince adamı öldürmek üzere acımasız girişimlerde bulunur, acı içinde öldürülen bu adama bir çocuk tarafından yanılmıyorsam üzerine konan arıları gördüğü zaman candyman ismi takılır…

İntikam için seri cinayetlerle geri dönen bu adamın efsanesi tüm şehirde anlatılmaktadır, meraktan da olsa aynaya karşı 5 kere Candyman diye seslenen bi kişi bu devasa ve ürkütücü adamla yüzyüze gelir, adam onu neden öldürdüğünü kendisini çağıran kişiye anlatır ve sahne kan revan içinde biter…

candy2a

90’ların güzel sayılabilecek beni izlediğim zaman korkudan öldüren bu filmiyle tanıdım Şeker Adam karakterini. İri yarı, afro-amerikan uzun ve de kilolu sayılabilecek bu öfkeli adam birçok korku filminde daha oynayıp hafızalarımıza da kazınmadı değil…

Tony Todd oyuncusu hakkında ne oldu da böyle birşey yazma gereksinimi duydum peki diye sorulacak olursa da birazdan anlatacağım The man From Earth filmindeki performansıyla karşılaştığım için diyebilirim size. Meğer bu adamı ne kadar da yanlış tanımışız, o nasıl bir Gandalf’ı bile Sir Ian McKellen’i bile ikiye katlayacak güzellikte sestir, o ne güsel diksiyondur, mükemmel, film boyunca da durmadan süper konuşmalar açıyor meraklı Tony’miz, izlemenizi şiddetle tavsiye eder, Elife de katkılarından dolayı Special Thanks etmeyi bir borç bilirim kendime… ve işte The Man From Earth’den Dan karakteriyle Tony Todd…

66982701fq61

Philiser

Serbest Çağrışım Engellenemez... Marks'tan ve Engels'ten tam bağımsız olarak oluşturulan bu blog manifestosu, bir bardak kahve, bir dilim pasta eşliğinde yürürlüğe girmeyi beklemektedir. Sonuçta gökkuşağının altından çok atlar geçecektir, hipopotamlar ise her zaman çok vahşi olmayı sürdürecektir.
Blog yukarıdaki zeminden aldığı hareketle daireler çizerek bir dertler anlatır. dinleyiniz..

Twitter

Hata: Twitter hesabının erkese açık olduğundan emin olun.

Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Mar    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930